Thursday, May 3, 2012

Bir Hanedanın Şafağında

Yaklaşık yarım sene önce Shaq'in kitabı çıktı: Shaq Uncut; My Story. Mük-kem-mel bir kitap değil ama tamamen vakit kaybı da sayılmaz. Hem eğlenceli, hem de ilginç anekdotlara rastlamak mümkün. Birkaç alıntı yapmaya karar verip bilgisayar başına oturmuştum ki kısa süre sonra sayfalarca çeviri yaptığımı fark ettim. Ne acayip günlerdi. İyi ki 2000'lerin başında değilmişiz amk. Yoksa gündemi takip edebilmek için her gün Shaqobe'den bahsetmek zorunda kalacaktım. Lig tarihindeki en olaylı duo olduklarını söyleyebiliriz zaten. Üstelik Los Angeles gibi dev bir pazarda oldukları için her hareketleri daha da büyüyor, ağızda sakız oluncaya dek tartışılıyordu: "İsmi açıklanmayan bir yöneticinin söylediğine göre... Kobe Shaq'in kuyusunu kazmış... Shaq Kobe'nin evini yemiş... Güvenlik görevlilerinden biri şahitmiş... Kobe Staples Center'ın çatısına işemiş..."


Post uzadığı için şimdilik yalnızca Lakers Hanedanı'nın kuruluşunu çevirmeye karar verdim. Kitabın tamamını tercüme edemeyeceğim için bazı yerleri atladım, başka bölümlerden birkaç parça ekledim, dipnotları metne yedirdim falan fişmik. Başlıyoruz.


ORLANDO'DAN LOS ANGELES'A
1995 Finallerinde Rockets'a karşı bir maç bile kazanamamıştık. 1996'da hem Penny Hardaway, hem de ben gayet iyi oynamıştık. Fakat playoff'larda Chicago Bulls bizi süpürmüştü (normal sezonda 72-10 yapan Bulls'tan bahsediyorum.). Artık kontratım bitmişti ve basketbolda sadakat diye bir şey olmadığını öğrenmek üzereydim.
Yapacak bir şey yok. Kendinize bir kabuk yaratmalı ve bunu kabullenmelisiniz. Orlando'da kalmak istiyordum; menajerimse Los Angeles'a gidip pek çok fırsatı değerlendirebileceğimi söylüyor, zaten Magic'in yeteri kadar para teklif etmeyeceğini anlatıyordu. Magic pazarlıklara çok aşağılardan başladı: 69 milyon $. Biz de biraz abarttık muhtemelen: 150 milyon $; tabii ciddi olmadığımı herkes biliyordu.

Diğer serbest oyuncuların anlaşmalarını bekliyorduk. Juwan Howard 105, Alonzo Mourning 110 milyon $ karşılığında sözleşme imzaladı. Piyasa belliydi. 100 milyondan aşağısını kabul edemezdim. Fakat en fazla 80 milyon teklif edebileceklerini söylediler. Sebebini sorduğumda beni şok edecek bir cevapla karşılaşacaktım: "Penny'den fazla kazanırsan Penny üzülür. Bu riski göze alamayız." Tam o sırada Lakers genel menajeri Jerry West daha iyi bir teklif getirdi: "Juwan ve Mourning'den daha fazla para hak ettiğini biliyorum ama şu an için yalznıca 98 milyon $ bulabilirim."

1996 Olimpiyatları öncesinde kamptaydık. Orlando Sentinel'in bir anket yaptığını duydum. "Shaq 115 milyon $ eder mi?" Katılanların %90'ı hayır cevabı vermişti. Charles Barkley ve Scottie Pippen benimle dalga geçiyorlardı: "Kendi takım taraftarların seni istemiyor Shaq!"

Menajerimi arayıp, "Lakers'ın teklifini kabul edelim" dedim; "beni gerçekten isteyen bir takıma gitmeliyim[1]." 98 milyon $'ı kabul etmeye hazırlanmışken Jerry West aradı ve şahane bir haber verdi: "George Lynch'i gönderdiğimiz için artık yedi seneliğine 121 milyon verebiliriz." Jerry West'i hep sevmiştim ama artık daha çok seviyordum.

Jerry West sözleşme imzalamak için Atlanta'daki Olimpiyat kampına geldi. Ertesi gün basın toplantısı yapıp Los Angeles'a gideceğimi açıklayacaktık. Jerry hem gergin, hem heyecanlıydı. Titriyordu hatta: "Çok fazla şampiyonluk kazanacağız. Kadromuzda sen varsın. Üstelik 18 yaşında bir çocuk buldum. Onu görene dek bekle. Bir gün Dünya'daki en iyi basketbolcu olacak."


KOBE
Lakers'a geldiğimde takımda birkaç çaylak vardı: Kobe, Fisher... Hepsini canlarından bezdirmiştik: "Git çantamı getir, yiyecek bir şeyler bul..." Çaylaklarla uğraşmak NBA takımlarında bir tür ritüeldir ama biz biraz fazlaca ileri gitmiştik muhtemelen. Derek kabullenmişti, Kobe ise Jerry West'e şikayet etti. Jerry beni odasına çağırıp tam anlamıyla çarmıha gerecekti: "Çocuk daha 18 yaşında. Eğer beraber çalışmayı öğrenirseniz gelecekte 5 şampiyonluk kazanabilirsiniz. Fakat sen şimdiden çocuğun canını burnundan getirdin. Saçmalamayı bırak ve akıllı hareket etmeye başla. Bir lider ol."

İlk günlerde bile Kobe'nin özel olduğu belliydi. Daha o zamanlardan beri herkesten farklıydı. Antrenmana geldiği ilk günü hatırlıyorum. Sıska bir çocuk, saçma salak hareketler yapıyor; crossover'lar, bacak arası smaçlar, stepsle karışık driplingler, top taşımalar, sokak basketbolu numaraları... Eddie Jones ve Nick van Exel Kobe'ye bakıp gülüşüyorlardı. Bense asla durmadığını, hepimizden daha fazla çalıştığını fark etmiştim: "Şaka maka bu çocuk cidden iyi olacak."

Bazı yönlerden fazlasıyla genç, hatta toy olduğu belliydi. Fakat size şunu söyleyebilirim; Kobe bugünlere ulaşacağını henüz çaylakken söylemişti. Bir gün otobüste otururken, "Lakers'ın bir numaralı skoreri olacak, 5 ya da 6 şampiyonluk kazanacağım. Dünya'daki en iyi basketbolcu olacağım" dedi. "Peki" deyip geçmiştim. Gözlerimin içine bakıp konuştu: "NBA'in Will Smith'i olacağım." Yalnızca boş boş konuşan bir çocuk olmak başka bir şey, her zaman oyununu geliştirmeye çalışmak bambaşka bir şey. 10.00'daki antrenmana 1 saat erken giderdim nadiren; Kobe ise 7'den beri şut antrenmanı yapıyor olurdu. Bazen hareketleri top olmaksızın çalışırdı. Driplingler, şutlar... ama ortada top bile yoktu. Yaptıklarını fazlasıyla tuhaf bulurdum ama bu garip antrenmanların onun gelişimine yardımcı olduğuna eminim.

Başlarda Kobe'yle aramız iyiydi. Yine de sessiz bir çocuk olduğu için beraber vakit geçirmezdik (Kulüplere gidecek, gece hayatına adapte olacak yaşta bile değildi zaten.). Yaptıklarını kendine sakladığı için nasıl vakit geçirdiğini bile bilmiyorum aslında.

Temelde tek ortak fikrimiz vardı: Lakers'taki ilk senemizde zorlanıyorduk. Kazanmak için doğru adamlara sahip değildik. Oyun kurucumuz Nick van Exel yıldız olmaya çalışmakla meşguldü. Bize yardımcı olması gereken bir veteran daha vardı: Eddie Jones. Fakat zamanının çoğunu Kobe'nin varlığı yüzünden telaşlanmakla geçiriyordu. Eddie biliyordu, ben biliyordum, Kobe de biliyordu: Eddie Jones'un Los Angeles'taki işi bitmişti; Kobe, ilk 5'teki yerini alacaktı.
Eğer Kobe'ye sorsanız takımı sahiplenmeye de hazırdı. Cevabım belliydi: "O kadar hızlı değil genç adam."


BAŞARISIZLIKLAR
Lakers'taki ilk senemde 56 maç kazanabildik. Playoff ikinci turunda Utah'a elenecektik. John Stockton ve Karl Malone'un sürüklediği veteran bir takımı elemek için hazır değildik henüz. Neden bilmiyorum ama Jazz'in pivotu Greg Ostertag, bizi elemelerindeki sebeplerden biri olarak kendini gösteriyordu. Kaybettiğimiz için öfke dolu olmasaydım, buna kıçımla gülerdim.

5. maçı çok iyi hatırlıyorum. Nick van Exel, koç Del Harris'le kavgalıydı. Byron Scott sakatlanmış, Robert Horry oyundan atılmıştı. Bense altıncı faulü alıp kenara gelmiştim. Uzatmaya gidiyorduk; artık her şey genç Kobe'nin ellerindeydi. Beklediği an gelmişti sonunda. Kafasında bu ânı binlerce kez canlandırdığına eminim ama henüz hazır değildi. Üst üste 3 kere airball attı. Sürekli şutu zorluyordu. Bench'te umutsuzca oturmuş kusmak istiyordum.
                                                 
98-93 kaybetmiştik. Çocuk sarsılmıştı; belki de hayatında ilk ve son kez. Sahadan çıkarken kolumu Kobe'nin omuzlarına attım ve tribünleri işaret edip konuştum: "Sana gülen tüm bu insanlara bak. Bir gün hepsini alt edeceğiz." Eninde sonunda büyük bir oyuncuya dönüşeceğini biliyordum: "Merak etme. Bir gün tüm bu insanlar senin ismini haykırıyor olacak. Bugünden ders al."

Kobe ne öğrenmişti? Emin değilim. Belki de ne kadar fazla airball atmış olursa olsun, koçların şut atmaya devam etmesine izin vereceğini öğrenmiştir. Hey moruk, pas vermeyi öğrenmek nasıl fikir? Robert Horry'le beraber Kobe'ye anlatmaya çalışıyorduk: "Anlamsız crossover'lar yapmadan, zor şutlar kullanmadan da 20 sayı atabilirsin. Bana pas verip boşa çık, topu hemen geri yollayacağım."

Büyük beklentilerin kurbanı olmuştuk. Sadece 25 yaşındaydım. Kobe ise ergenlik çağındaydı. Gazetecilere tek cümle söyledim: "Geri geleceğiz."

Koç Del Harris iyi bir insandı. Basketbolu da biliyordu üstelik. Ama bu iş için uygun insan değildi. 1997/98'de tam 61 maç kazanmamıza rağmen playof'larda Utah'a elenmekten yine kurtulamadık. Tabii bu defa iki farklılık vardı: 1. Konferans finallerine yükselmiştik; 2. Süpürülmüştük.
Playoff'larda 30 sayı, 10 ribaunt ve neredeyse 3 blokla oynamıştım (Bravo Ostertag. İyi savunma.). Fakat kimse umursamayacaktı. Yeni moda belliydi: "Shaq önemli serilerde maç bile kazanamıyor." Orlando'dayken Rockets'a süpürülmüştük. Şimdi de Utah'a. Gazeteler kazanmayı bilmediğimi, kritik maçlarda nefesimin yetmediğini yazacaklardı; yeteri kadar umursamadığımı. Onca antrenmandan ve gösterdiğim performanslardan sonra yeni baştan Orlando günlerini yaşıyordum. Dayanamadım. Soyunma odasına gider gitmez kafayı yedim.

Takımdaki bazı oyuncular kaybettiğimiz için sinirden kudurmuştu. Mesela ben. Kobe'nin de hiç mutlu olmadığı belliydi. Bazılarıysa umursamıyorlardı bile. Maç sonrası Eddie ve Nick'in Las Vegas'a gitme planları yaptığını duydum. Sanırım kafamın allak bullak olmasında bunun da etkisi var.

Duvara asılı televizyon ve video ekipmanını söküp yere fırlattım.Paramparça olana dek tekmeledim. Dolabımı açtım ve tüm eşyalarımı parçalayıp rastgele fırlatmaya başladım. Eşyalarım havada uçuyordu; kıyafetler, ayakkabılar... Banyoya gittim. Tuvalet kapısını tek elimle kırıp yerde parçaladım. Birkaç saniye sonra pisuvarı söküp yere fırlatıyordum. Bazen insanların kendi güçlerinin farkında olmadıkları söylenir. Ben gücümün farkındaydım. Tamamen öfkeyle dolmuştum ve niyetim önüme çıkan her şeyi yok etmekti. Kimse beni durdurmaya çalışmıyordu. Herkes korku içindeydi. Korkmakta haklıydılar da. Jerry West gelene dek mümkün olduğunca benden uzak durmaya çalıştılar.

Jerry West haberi duyar duymaz soyunma odasına geldi ve kolumdan tutup beni durdurdu: "Ne bok yediğini sanıyorsun?" "Kaybetmekten yoruldum," dedim; "Her gece kıçımdan terler akıyor ama kaybedince tüm suç benim üstüme kalıyor."

"Bu şekilde kazanabileceğini mi sanıyorsun," dedi; "Ben hiçbir şey kazanamadan önce tam 9 kere finallere çıktım ama asla senin gibi davranmadım. Sen bizim liderimiz olmalısın; işler kötü gittiğinde herkesin batığı adam. Şimdi senin bulduğun çareye bak: duşları parçalamak." Her oyuncunun farklı olduğunu açıkladı: "bazıları fazla önemser, bazılarının umrunda olmaz." Sinirlerim hala yatışmamıştı: "Eğer tüm suç bana kalacaksa, sike sike önemsemeliler."

Babam[2] beni hep fiziksel şiddetle tehdit eder ve yöntemi her seferinde işe yarardı. Sanırım tüm bildiğim bundan ibaretti. Fakat emin olun ki Eddie Jones üstünde işe yaramadı. Eddie'yi tehdit etmemin 3 sonucu oldu:
1. Ödü bokuna karıştı.
2. Çatlak olduğum fikrine kapıldı
3. En sonunda beni tamamen görmezden gelmeye başladı.

1998 yaz aylarında lokavt ilan edildiği için sezon şubat ayında açıldı. Hepimiz formdan düşmüştük, Kobe hariç. Yönetim koç Del Harris'i kovmuş ve yerine Kurt Rambis'i getirmişti. Rambis'in Kobe'yle yakınlaşması gecikmedi. Artık altın çocuktu Kobe; çok fazla şey yapmaya çalıştığı için hücum ritmimizi bozuyordu. Fakat kimse Kobe'yi sorgulamaya cesaret edemiyordu. Ben hariç[3]. Kötü gittiğimiz, Sacramento'ya kaybettiğimiz bir dönemde oyuncu toplantısı yapmaya karar verdik; koç ya da yöneticiler olmadan. Toplantıda herkes sırayla ayağa kalkıp altın çocuk muhabbetinden bıktığını, kimsenin özel muamele görmemesi gerektiğini anlattı.

Kurt Rambis toplantıyı basıp ucuz laflarla herkesi oyalamaya çalışacaktı: "Arkadaşlar, hepiniz bir zamanlar bencildiniz." Kurt'ün sözleri tüm veteranlarda aynı fikri oluşturmuştu: Bu koçla bir yere gidemeyiz.

Tam da bu sıralarda medya benim Kobe'yle yaşadığım sorunlardan bahsetmeye başladı. Bazıları, Kobe'nin forması daha çok sattığı için onu kıskandığımı yazacaklardı hatta. Lütfen. D-Fish hemen imdadıma yetişti: "Shaq yalnızca kazanmak istiyor."

Deja vu. Sezon içinde bol bol maç kazandık ama playoff'larda Spurs'e elendik. Hem de süpürülerek. Spurs Tim Duncan sayesinde şampiyonluğa uzanacaktı. Duncan. Asla çözemediğim bir adam. Parick Ewing'le trash talk yapabilirdim, David Robinson'ı sinirlendirebilirdim, Alonzo Mourning'i çileden çıkarabilirdim. Fakat ne zaman Duncan'la konuşsam sıkılmışçasına bana bakar ve mırıldanırdı: "Shaq, şimdi atacağım panyalı şuta bak." Bundan hoşlanmamak imkansız. Vaktinde Duncan'la kendimi iki mafya babasına benzetmiştim. Ben gürültülü Doğu Yakası mafya babalarına benziyordum; deftere isim yazan, kafa kıran. Duncan ise pek görünmeyen, çiftlikte yaşana bir Don gibiydi. İnsanlar onun ne yaptığını duymazdı bile. İkimiz de ne yapılması gerektiğini biliyor ama bambaşka yollardan yapıyorduk.
Duncan'ın Spurs'üne süpürüldükten sonra kendimi çok kötü hissettim. Kendimden şüpheye düşmüştüm: "Ya şampiyonluk kazanamazsam?" Gerçekten beceremiyorduk. Ne yapsak olmuyordu. Sorunumuz neydi?

Jerry West ve Jerry Buss da merak etmiş olacaklar ki Rambis playoff sonrası kovuldu. Gazeteciler Lakers'ın ne yapması gerektiğini soruyorlardı: "Saygı duyacağımız birine ihtiyacımız var... mesela Phil Jackson gibi birine." Evreka! Jerry West de aynı fikirdeydi. Takım sahipleriyle bir görüşme yaptı: "Koç karnavalı sona ermeli. Taşaklı birine ihtiyacımız var."

Phil sözleşme imzalayıp basın toplantısı yaptıktan sonra beni yanına çağırdı, hiç oyalanmadan lafa girdi. Benden çok şey beklediğini, MVP ödülünü kazanmak için önümde kesinlikle hiçbir engel olmadığını söyledi ve ekledi: "Yalnızca ve yalnızca basketbola odaklanacaksın. Artık filmlerde rol almak yok, daha fazla rap albümü yok, sürekli parti yok. Bunları daha önce duyduğunu biliyorum. Pekala deyip geçtin, tavsiyeleri görmezden geldin. Bu defa işler farklı olacak." Söz verdim. Hem Phil etkileyici olduğu için, hem de yaşlanmaya ve yüzük kazanamamaktan korkmaya başladığım için.

Sezonun başlamasını sabırsızlıkla bekliyordum artık. O yüzüğü istiyordum ve en sonunda bana bir tane kazandırabilecek isimle yan yana gelmiştim[4].
________________________________________
[1]Shaq Lakers'a transferini çok masumane anlatmış. Maşallah. Olaylar çok daha karışık. Aylar boyunca daha çok para hak ettiğini iddia etmiş, herkesi bekletmiş, bugünkü Dwight Howard vakasını hatırlatan tartışmalar yaşanmıştı.

[2]Shaq üvey babasına baba diyor.

[3]"Ne zaman takım oyunu oynaması gerektiğini söylesem hemen cevap yetiştirirdi. Bir tavsiyede bulunan herkese karşı çıkmaya çalışırdı. Kobe'nin hayatı boyunca "elbette, sağol, güzel fikir" dediğini sanmıyorum."

[4]Post bitmedi amk. Hanedanın parlak günlerini (Sezon boyunca sürekli tartışan, ilkbahar geldiğinde tüm sorunları bir kenara koyup playoff'lara odaklanan garip bir takımdı Lakers.) ve yıkılışını başka zaman çeviririm. Zaten pek çok olay gazetelere yansımıştı ama acayip anekdotlar var: Tüm takımın dahil olduğu kavgalar, Kobe'nin tecavüz davası, Shaq'in Kobe'yi ölümle tehdit etmesi...

6 comments:

Anonymous said...

eyvallah ya, müthiş iş çıkarmışsın. bekliyoruz devamını...

Anonymous said...

ya cidden çok güzel olmuş keşke devamıda gelse

Anonymous said...

en kısa zamanda devamını bekliyoruz

fatih said...

hocam ekşisözlükte yazarsın galiba, ordan görüpte gelmiştim bu siteye.Gerçekten yazdığın yazılar çok güzel özellikle bir basketbol fanatiği olarak böyle blogların açılması beni çok memnun ediyor.Yazılarının devamını diliyorum :)

Fırat Kayık said...

Muhteşemdi, eline sağlık.

Bu kitapla ilgili daha kapsamlı çalışmalarını dört gözle bekliyoruz.

filelisepet said...

Bu kitabını suyunu çıkardım artık ya. Elimde Jordan Rules, Sacred Hoops, Wilt 1962, Undisputed Guide gibi şahane kitaplar var. Playoff'lar bitince onlardan birkaç çeviri yapmak istiyorum