Showing posts with label 1980'ler. Show all posts
Showing posts with label 1980'ler. Show all posts

Saturday, June 9, 2012

NBA Action is fantastic

                                  
                                  

Friday, May 4, 2012

Bir Takım Haberler

KNICKS vs HEAT 3. MAÇ
Maçlar başlamadan önce Knicks için hayli sikimsonique bir tabloyla karşı karşıyaydık: Wade'i yavaşlatması beklenen Shumpert (takımdaki tek elit dış savunmacı ve en güvenilir guard) dizinden sakatlanmıştı, Amar'e elini kesmişti, Lin'in sakatlıktan dönemeyeceği açıklanmıştı. Üstelik Knicks tarihin de sillesini yemişti. Bugüne dek 2-0 öne geçmiş olan takımların %92.4'ü seriyi almış. Heat 2-0'dan asla seri vermemiş zaten.

Chris Bosh maç sabahı baba olduğu için Miami'de hastaneye gittiği, vaktinde MSG'ye yetişemeyeceği konuşuluyordu. Amar'e olmaksızın pota altından sayı üretemeyen Knicks için fantastik bir haber. Wade&LeBron kariyerlerinde ilk kez MSG'de bir playoff maçına çıkacaklardı. Son anlara beraberlikle girilirse avantajın Knicks cephesinde olacağı belliydi. Hem Bosh yetişecek, hem de son çeyrekte LeBron'dan gelen 17 sayıyla son dakikalar anlamını yitirecekti.
                       
Bir haftadır Dünya'da NBA izleyen her insan Knicks'in top kaybı yapmaması gerektiğini, Heat'in tüm ligde en iyi hızlı hücuma çıkan takım olduğunu söylemekten harap ve bîtap düştü. Ama nafile. Dün akşam Knicks 22 basket attı, 18 top kaybı yaptı. İntihar. İlk yarıda Miami de korkunç oynadığı için pek anlaşılmayacaktı tabii. İlk yarı bittiğinde her iki takımın şut yüzdesi de %35'in altındaydı. Neden? Çok çirkin basketbol oynandı çünkü. Tıka basa izolasyonla dolduk. Kimse top çevirmiyor, herkes iso istiyor, 1 on 1 dışında hiçbir hücum prensibi uygulanmıyordu: Wade, LeBron, Anthony, JR, hatta Landry Fields ve Chalmers... Yeter amk, tıka basa doldum. Önümüzdeki 3 gün boyunca izolasyon görürsem 12 saat boyunca durmaksızın kusmayı planlıyorum.

Eğer Knicks süpürülmek istemiyorsa Mike Woodsen engin bilgi ve tecrübelerime kulak versin.
1. Oyun ritmini yavaşlatmak Knicks'in lehine ama hücumlara başlamadan önce 3'lük çizgisi dışında 14 saniye beklemenin anlamı yok. Peki topu bir dış oyuncuya verip çemberden kilometrelerce uzakta hücum başlatmak yerine ne yapmalısınız? Çok çılgın bir fikrim var. Uzuna pas verip dış oyuncu cut yapabilir mesela (Basketbol 101).
2. JR Smith'i ilk kez böylesine canla başla savunma yaparken gördüm, bir şekilde 4. maçta da müdafaaya konsantre olması lazım.
3. Novak 20 dakika oynadı ve oyuna her girdiğinde vahşi Heat kısalarının markajı altında kaldı (3. çeyrekte yaptığı iki top kaybı en bariz örnek.). Ya top çevirip (Carmelo duy sesimi!) boş adamı bulmalı, ya da Novak+JR ile sahada durup birden fazla 3'lük tehdidi oluşturmalısınız (Bu kadar bariz bir şeyi niye yapmıyorsunuz lan?).
4. Heat'in yumuşak karnı belli: İlk 3 çeyrekte Tyson Chandler hareketliyken topla buluştuğunda 4 sayı atıp 3 faul yaptırdı (Maçı indiriyorum, bunun görüntülerini YouTube'a atınca ne demek istediğim daha iyi anlşaılacak.). Haslem&Bosh'un fiziken hareketli uzunlara karşı durabilmesi imkansız.

Uzun lafın kısası dağ tek hücreli canlı doğurdu. Knicks son 11 senedir playoff'larda hiç maç kazanamadı (Seattle Supersonics ise bu sürede 8 maç kazanmış.). Birkaç gün öncesine dek üst üste en fazla maç kaybeden takım Memphis'ti: tam 12 maç. Knicks bu sayıyı 13'e çıkarıp rekor kırmanın haklı gururunu yaşıyor şu sıralar.


CLIPPERS vs GRIZZLIES
Elimizde kalan heyecan verici tek ilk tur serisi. Son maç hakkında garip bir istatistik verip kafanızı meşgul edeyim bari. %57'yle saha içi isabet, %56'yla 3'lük... Bunlar Clippers'ın yüzdeleri. Maçı 7 sayıyla kaybeden takımdan bahsediyoruz. Grizzlies'in hem bu maçı almasında, hem de hekesi korkutmasında iki temel sebep var: ribaunt ve topa baskı. Z-Bo tam olarak iyileşmemiş olmasına rağmen çok fazla hücum ribauntu aldılar. Grit&grind denen zımbırtı sayesinde Clippers'ı 20 top kaybına zorladılar (88 hücumda. Oha!).

Unutmadan oyuncular kıvama gelmiş, birbirlerinden nefret etmeye başlamışlar ("İşte playoff bu!"). Taraftarlar da benzer bir psikolojiye girmiş anlaşılan. Geçen akşam tribünde Anders Breivik'in küçüklüğünü gördük


WITHOUT BIAS

Bu akşam NTVSPOR'da ESPN'in hazırladığı belgesellerden biri yayınlanacakmış: Without Bias. Len Bias'in korkunç hikayesi anlatılıyor. Belgesel güzel ama izledikten sonra hemen coşmamak, "Jordan vs Bias" naralarıyla CD'yi çizmemek lazım. Bias Jordan'a rakip olabilir miydi? Bilemiyoruz. Yalnızca 80 sonlarında tüm ligi tokatlayan muhteşem bir skorerden değil, 90'larda basketbola hükmeden, gelmiş geçmiş en büyük baksetbolcudan bahsediyoruz; ne olursa olsun galibiyete ulaşan, iradesini kozmosa kabul ettiren bir adamdan. Bias kolejde inanılmaz bir oyuncuydu ve kesinlikle all-star, hatta süper yıldız seviyesine gelecekti. Fakat Jordan?
                         
David Skywalker Thompson gelmiş geçmiş en büyük kolej oyuncularından biridir. Hatta Jordan'ın da mezun olduğu North Carolina'nın en büyük oyuncusudur. Fakat başına gelenleri, uyuşturucu ve gece hayatı yüzünden kariyerinin sona erdiğini biliyoruz.

Tabii Bias Bird'in Celtics'ine katılacağı için takım oyunu ve kazanma kültürü içinde pişecekti. Üstelik Doğu Fonferansı'nda fiziken Barkley ile kapışacak, yalnızca kazanmaya odaklanmış Jordan'la mücadele edecekti. Genellikle oyuncular, rakiplerini yenebilmek için daha çok çalışmak zorunda kalırlar. Mesela Magic ligdeki ilk senelerinde eğlencesine bakıyordu (evet, 80'deki epik final performansına rağmen.). Bird'in 84'te Magic'i yaktığını, küllerini havaya savurup şampiyonluğa uzandıktan sonra Magic'in hırslandığını biliyoruz. Peki Jordan'dan daha zorlu bir rakip düşünülebilir mi?

Bias'in 90'larda boston'u tek başına sürükleyip sürükleyemeyeceğini bilmiyoruz. Ama Celtics'le beraber yapabilecekleri insanın ödüyle bokunu harmanlıyor. 2012'den bakınca her şey açık. 2 sene içinde Bird ve Mchale'in büyük sakatlıklar geçireceğini biliyoruz (Bird 1988/89'da 6 maç oynayabildi.). Eğer forvet rotasyonuna Bias girse her ikisi de dinlenme fırsatı bulacaktı. 80 sonlarında lige süper atlet forvetler geldi. Çılgın ayak fundamental'ına rağmen yaşlanmaya başlayan Mchale'in yeni uzunlarla mücadele etmesi çok zor oluyordu, Bill Walton kariyerinin sonuna gelmişti, Celts kadrosu yaşlanıyordu... Şimdi gözlerinizi kapayın ve 86'da şampiyonluğa ulaşmış Bird-Mchale-Parish'in yanına Bias'i yerleştirin. getireceği gençlik ve atletizmle Celtics'in hücumunu çok çok çok daha derinleştireceği belli (hızlı hücumlar, genel olarak oyun ritmi, Bird'in paslarından gelecek 2.5 milyon alley oop...). Kadronun çok daha fazla dinlenmiş olarak playoff'lara kalacağı belli. Bias'in inatçılığının Doğu'daki yeni dominant güç olan Pistons'a karşı ilaç olacağı belli. Bias oynayabilseydi muhtemelen tüm lig tarihi değişecek, Bird en az 5 yüzükle kariyerini tamamlayacak, 90'larda asla yaşayamadığımız Bulls vs Celts rekabetiyle orgazmdan orgazma koşacak, yüzlerce efsanevî maça şahit olacaktık: Jordan vs Bias, Barkley vs Bias, Malone vs Bias, Worthy vs Bias... Daha fazla uzatmaya, gün boyu feryat figan gezmeme gerek yok. Akşam belgesel yayınlanacakmış zaten (Garip not: Bias'in kardeşinin de NBA seviyesine ulaşabileceği düşünülen bir basketbolcu olduğunu ve birkaç sene sonra öldürüldüğünü biliyor muydunuz?)

Larry Bird demişken, 31 sene önce dün (3 mayıs) ne olduğunu hatırlatayım. Konferans Finalleri, 7. maç. Dr j'in Sixers'ı, Bird'in sürüklediği Celtics'le oynuyor. Maç bitmek üzere. Larry Bird topu alıp maç kazandıran basketi atıyor: 91-90. Celtics finallerde Moses'lı Rockets'ı da eleyip şampiyonluğa uzanacak. "Dave Cowens olmadan Celtics bir şey yapamaz" diyen bazı eziklere kapak ol... yok lan o kadar da gaza gelmedim.
                                                       

Friday, April 20, 2012

20 Nisan 1986: Boston Celtics vs Michael Jordan

26 sene önce bugün ne oldu? Larry Bird şöyle söylüyor: "Tanrı bugün Michael Jordan kılığında sahaya çıkmıştı."  20 Nisan 1986'da Jordan bir play-off maçında en çok sayı atan oyuncu ünvanını kazandı. Maçını tamamı YouTube'da varmış, hemen blog'a koydum. Seyretmeyenler olabileceği için maçı kimin kazandığını, kimin kaç sayı attığını söylemiyorum (Zaten merak eden 10 saniye içinde google'dan öğrenebilir.). 

Michael Jordan'ın basketbola hükmettiği maçlar vardır. Rakip takımın özgüvenini çiğneyip tükürdüğüne, basketbol oyununu kendi kölesine çevirdiğine şahit olabilirsiniz. Zaten Jordan'ın istatistikler ya da highlight'larla anlatılamamasının sebebi bu. Vince Carter da olağanüstü hareketler yapar, hatta birkaç video seyredince Jordan'dan daha iyi olduğunu bile düşünebilirsiniz. MVP ödülleri, sayı krallıkları... elbette ki hepsi değerli ama Jordan'ı kavramak için yeterli değil. 86'da gelmiş geçmiş en büyük oyuncu olan Michael Jordan'a değil, olağanüstü bir dış skorere rastlıyoruz; delicesine kazanmak isteyen ama kazanmak için sayı atmaktan başka yol bilmeyen bir basketbolcu.

Vaktiniz varsa maçı izleyin. Genç Jordan'ı seyretmek çok eğlencelidir. Karşısında da gelmiş geçmiş en güçlü takımlardan biri var: Lakers'la birlikte 80'leri domine eden Boston Celtics; Larry Bird, Kevin McHale, Robert Parish... Gaza gelen şöyle buyursun

                                            

Friday, April 13, 2012

ICEMAN

Gervin'i herkes tanıyordur. "Finger roll"un(1) mucidi olarak biliriz. Oysa maçlarını seyredince bunan çok daha fazlası olduğunu görüyoruz. Ice tarihin gördüğü en büyük dış skorerlerden biri. Yüzük kazanamamış pek çok basketbolcunun peşini bırakmayan lanetle boğuşuyor: Unutulmak. Hiçkimse Ice'ı unutamaz, hiçkimse. Fakat seneler geçtikçe büyüleyici basketbolu sönükleşecek ve taraftarlar için uzak bir hatıraya dönüşecek(2).

Gelmiş geçmiş en büyük dış skorerleri düşünün (Jordan, Kobe, Iverson, West, T-Mac, David Thompson, Durant, Oscar, 'Nique...). Kimleri çıkaracağınızı bilemem ama Ice'ı ilk 3-4 isim arasına almak zorundasınız(3). Olağanüstü bir orta mesafe şutörüydü. Maçları seyredince insan şaşkınlıktan tuğla sıçıyor. Önce çelimsiz ipince bir herif görüyorsunuz, sonra ardarda şut yağdırdığını. En zor açılardan bile şut atabilen, baskete ulaşmak istediği pozisyonda panyayı kullanabilen (dipçizgide durup 5 metreden Duncan şutları fırlatan bir deli düşünün.), kaçırmaksızın 10 şut sokabilen (rahat rahat yapıyor bunu.) akıl almaz bir skorer. Şutlarının yanı sıra ellerinden büyü fışkırıyor. Topu her potaya bıraktığında sihirli bir şeyler olduğunu hissediyorsunuz. Üst üste sirklere yakışacak turnikeler izlemekten şaşıracak hal kalmıyor adamda. Ne zaman seyretsem beynim aktı, boş gözlerle ekrana bakakaldım.
                                                  
Ice 4 kere sayı kralı oldu. Kariyeri boyunca %50'yle 25.1 sayı attı (Oha!). Play-off'larda 27 sayı ortalamayla oynadı. 78 82 seneleri arasında kariyerinin zirvesindeyken (Amerika'da prime denilen nane) 30 sayı ortalama tutturdu. Tarihte en fazla 40+ sayı atan altıncı isim (Sırasıyla Wilt, Jordan, Kobe, Baylor, AI ve Ice). Daha ne olsun? En büyük skorerler tartışmalarında her zaman ismi geçmeli(4).

Kariyerinin büyük bölümünde (11 sene) San Antonio gibi küçük bir pazarda yeteneklerini sergiledi. New York veya Chicago'da oynasaydı her gün televizyonlarda olurdu muhtemelen. Üstelik San Antonio'nun bok gibi kadrolarla oynadığını, Gervin'i 2 all-star'la bile destekleyemediklerini biliyoruz. Ice asla winner olamadı. Şampiyonluklar kadar sayı krallıklarını ve taraftarları hayran bırakmayı da önemsedi. Yine de takımını sürekli play-off'lara taşıyabilmesi, 3 kere konferans finallerine yükselmesi etkileyici.
Tabii ki ayak fundamental'ı Jordan ve Kobe kadar mükemmel değildi. Tabii ki Durant ve T-Mac gibi 7 metreden istikrarlı şut atamıyordu. Tabii ki kritik anlarda ön plana çıkamadı(5). Fakat istediği gün 40 sayı atmaya karar verebilir ve bunu keslikle başarırdı. Üstelik bunu fark ettirmeden, bencilliğe kaçmadan yapabilecek yeteneğe de sahipti. Ve belki de büyülü ellerine lig tarihindeki başka hiçbir skorerde rastlamadık. Bunu anlatabilmek imkansız. Bunu maçları seyretmeden anlayabilmek mümkün değil(6). Ve maalesef kimse 70 sonlarından kalma Spurs maçlarını seyretmiyor. Sinirlendim amk.

*

(1)Parmak ucu hassasiyeti gerektiren meşhur bir hareket. Temel amacı belli: Topu potaya bırakmadan önce parmak uçlarınla döndür; top biraz daha fazla havalansın; blok yapmak isteyen rakip defans oyuncuları çaresiz kalsın. Wilt Chamberlain ilk deneyen basketbolcuymuş. Fakat Gervin bu hareketin şahıdır. Daha iyi yapabilen birileri lige gelmedi; ne Gervin'den önce, ne Gervinden sonra.

(2)Tıpkı savunması gibi. Gezegende bu kadar kötü defans yapan çok çok az süper yıldız vardır. Adeta hologramik savunma. Maçları seyredince sürekli şu sahneyle karşılaşıyoruz. Rakip Ice'la karşı karşıya kalıyor; birkaç salise sonra pota dibinde turnike attığını görüyoruz. Blok yapabiliyor muydu? Evet. Fakat Amar'e'nin de blok yaptığını biliyoruz.

(3)Iceman. Bu nick de gelmiş geçmiş en şahane nick'ler listesinde zirveye oynar herhalde.

(4)Sebebini pek anlayamıyorum ama ABA'den gelen basketboculara hak ettiklerinden daha az değer veriyoruz: Julius Erving (Dr J), George Gervin (Iceman), David Thompson (Skywalker), Artis Gilmore (The A-Train), hatta Moses Malone (Manchild)...

(5)Lakers'a attığı meşhur turnikeden sonra yayımlanan birkaç gazetede kritik anlarda ön plana çıkan bir oyuncu olduğuna dair yorumlara rastladım. Alakası yok. 4 kere 7. maça çıkmış ve hepsini kaybetmiş. 18 kere play-off serisi oynamış ve 10'unu kaybetmiş. Tek büyük skoreri olduğu takım, defalarca son anlarda maç kaybetmiş.
(6)Maçları izlemek deyince aklıma Jordan geldi. Her oyuncunun her oyuncuyla kıyaslanabileceğini düşünüyorum. İsteyen Hido'yu Larry Bird'le, beni Dr. J'ye kıyaslayabilir. Haliyle 70'lerin en iyi oyuncularını 2000'lerin süper yıldızlarıyla kıyaslamak kadar doğal bir şey yok. Fakat yalnızca istatistik kağıdına bakıp, kazanılan yüzükleri sayıp ciddi tartışmalara girenlerin beyinlerini yalamak istiyorum. Hiçkimse highlight'lara bakıp Jordan hakkında gerçek bir yargıya varamaz. Jordan'ın nasıl bir yaratık olduğunu kavrayabilmek için en az 50 maç seyretmek zorundayız. Kıyaslamalara girmeden önce maça nasıl hükmettiğine, tüm rakipleri nasıl çiğneyip tükürdüğüne şahit olmak zorundayız. Ne diyeyim. 90'lardaki Chicago'nun maçlarını seyretmek: 2.5 saat. Jordan'ın kendi iradesini maça kabul ettirişini, basketbol oyununu kölesine çevirişini seyretmek: Paha biçilemez.

Sunday, April 8, 2012

Larry Bird

Ve daha sonra... Larry Bird Birleşik Devletler'i işgal etmeye karar verdi

Jeremy Evans'ın 2 topla yaptığı alley-oop, Paul George'un Tron ya da Fosforlu Cevriye smacı, Derrick Williams'ın panyanın yanından seken topu 360'la bitirmesi... 2012 Smaç Şampiyonası deyince aklıma hiçbiri gelmiyor. Hepsinden önce Charles Barkley'nin Larry Bird hakkında söylediklerini hatırlıyorum: "Larry Bird was so great, you could wear his jersey in the ghetto."
Yani: Larry Bird o kadar büyük bir oyuncuydu ki, gettoda(1) onun formasını giyebilirdiniz.

*

Ghetto: Genellikle azınlıkların yaşadığı kenar mahalle. Amerika'da getto deyince, akla siyahîlerin yaşadığı mahalleler gelir tabii.

Sunday, April 1, 2012

NBA Şampiyonluk Yüzükleri


NFL, NHL ve MLB Şampiyonları da yüzükle ödüllendiriliyorlar. Fark etmişsinizdir zaten. Futbol, hokey, beyzbol, hatta rugby oyuncuları yüzükleri takıp takıştırıp salonlarda, televizyonlarda boy gösterirler. Fakat NBA oyuncularını yalnızca çok özel günlerde (senelerce formasını terlettiği, efsane hâline geldiği takımın final maçları mesela) yüzükleriyle beraber görebilirsiniz. Sanki efsunlu yüzüklerin gücünden korkarmışçasına kutularda saklar, saygı ve şükranla parmaklarına geçirirler. Peki basketbolcuları diğer sporcurlardan ayıran ne? Sebebini bilemiyorum. Belki NFL ve MLB'de konferans şampiyonları da yüzükle ödüllendirildiği için(1). Belki de Stanley Cup Finalleri'ni(2) kazanan oyuncular yüzüğün yanı sıra kupayla 24 saat geçirme hakkı da kazandıkları için.

NBA Şampiyonları yüzüklerine çılgınca düşkünler. Dünya (sayı krallıkları, all-star maçları, sezon sonu ödülleri...) bir yana, yüzükler bir yana. Satmayı(3), hediye etmeyi(4), ödünç vermeyi akıllarından bile geçirmezler. Biz faniler de yüzükleri merak ettiğimizle kalırız. Sağolsunlar Robb Harskamp ve Milton Um diye iki adam yukarıdaki illüstrasyonu yapmış. Görünce feci gaza geldim, tüm yüzükleri şampiyonluk maceralarıyla (kritik play-off maçları, buzzer-beater'lar, efsanevî performanslar...) birlikte tanıtmaya karar verdim. Playoff sonrası yazmayı düşünüyorum. Evde kahramanlık müzikleri dinleyip kendimi motive ediyorum.

İlk bakışta neler dikkat çekiyor? 1985'e dek neredeyse tüm yüzükler aynı(5). 1981'de Celtics klasik yüzük modeline yeşil renk bir çember eklemiş; 82'de aynısını Lakers yapmış, 83'te ise Sixers. 84'te Celts bir adım daha ileri gidip yeşil yonca koymuş. 1985 senesindeyse Pat Riley'nin üstünde durduğu "farklı yüzükler" fikri kabul görmüş ve NBA yüzükleri için yeni bir devir başlamış.

Resimde Dallas'ın geçen sene kazandığı yüzük yok. Marc Cuban şampiyonluk sonrası, "yüzüklerin modası geçti, artık yeni bir şeyler bulmalıyız" demişti; "aklımda yeni bir şeyler var." Herkes meraklandı ama daha iyi ve anlamlı bir yadigar (altın gözlük, kristal basketbol ayakkabısı...) düşünmek mümkün değil. Başta Kidd ve Nowitzki olmak üzere hiçbir oyuncunun yüzükten vazgeçeceğine inanmamıştım. Telaşa mahal yok. Kimsenin korktuğu başına gelmedi. Nowitzki 60 yaşına erdiğinde, Cuban'ın 2035'te yaptırdığı salona gidecek. Mavericks'in Knicks'le karşılaştığı NBA Finalleri yedinci maçını izlerken parmağında şampiyonluk yüzüğü olacak(6).


*

  1. Konferans Şampiyonu olup NBA Şampiyonluğu kazanamayan NBA yıldızlarından bazıları: Elgin Baylor, Barkley, Iverson, Stockton, Karl Malone, LeBron, Ewing, Nate Thurmond, Reggie Miller...
  2. Yeni Başlayanlar için Amerikan Sporları: Stanley Cup Finalleri. Yani NHL Finalleri. NFL Final Maçı'na da Superbowl denir mesela.
  3. Maddî problemler yaşayan Dr J 1983 Şampiyonluk Yüzüğü'nü 250.000 $ karşılığında satmak zorunda kaldı. Üç beş bir şey toplayıp denkleştirseydik be doktor.
  4. "Kanatlanıp uçabilmek mi isterdin, saatlerce nefesini tutup okyanuslarda yüzebilmek mi isterdin?" gibi uçuk sorular vardır. İşte şimdi cevap veriyorum. Hiçbirini istemezdim. Ron Artest gibi bir beynim olsun isterdim. Bence Metta World Peace bildiğin troll. Seneler evvel kainatın sırrını keşfetmiş, canı sıkıldığı için insanlıkla taşak geçiyor. Kozmosla kurduğu bağa hep imrenmişimdir. Kariyerinin 11. senesinde şampiyonluk kazandı ve yüzüğü satıp (500.000$+) geliri delilere (politically correct: mental rahatsızlıklardan muzdarip insanlar) bağışladı.
  5. 85'e dek diğerlerinden farklı olan tek yüzük Sixers'ın 1967 Şampiyonluğu için yaptırılmış. Nedenini bilmiyorum. Wilt'in ilk şampiyonluğuna denk geliyor. Lig tarihinin en büyük 'prima-donna'sına da bu yakışır.
  6. Dallas öyle bir yüzük yaptırdı ki 60 yaşına gelmiş adam iki eliyle bile taşıyamaz.

Tuesday, March 20, 2012

Chris Mullin'in Forması Emekliye Ayrıldı

Chris Mullin lige girdiği ilk senelerde potansiyelini gösteremedi. Kolej yıllarında alkol kullanmaya başlamış ve profesyonel kariyerine başlayınca alışkanlıklarından vazgeçememişti. Kötü oynamıyordu ama all-star seviyesine yükselmek için kendini yenilemek zorundaydı. Tam bu sıralarda "Çılgın Profesör" Don Nelson, Golden State'in başına geçti. Nelson dalgalı kur gibidir. Kimsenin değer vermediği kimya formülleriyle mücizeler yaratır, birkaç sene sonra çılgın deneyleri sonucu tüm laboratuvar patlar. "Bu defa nasıl bir manyaklık yapacak" diye bekleyenleri hayal kırıklığına uğratmayacaktı. Sahaya beş kısayla (3 guard ve 2 forvet[1]) çıkmayı tercih etti. Sürekli koşan, rakip sahada oyalanmayıp hemen şut atan takım %50 galibiyet seviyesinin üstüne çıktı. Hatta konferans yarı finaline dek yürüdüler.

Modern basketbol 4 kısa+1 uzun tertibiyle oynanıyor. Run&gun benzeri sistemler deneyen takımlar ortalama 14 saniyede şut atıyorlar. 2012'den bakınca Don Nelson'ın yaptıkları çok da manyakça değil ama 80'lerde NBA'i düşünün. Pek çok takımda yalnızca ribaunt alabilen, 2 metreden şut atamayan 4 numaralar var. Mesela 1980'lerdeki genel menajerler Mehmet Okur'u görse uzaylı görmüş gibi kaçarak uzaklaşır. Korkudan tuğla sıçar. Nelson her zaman aykırı bir koç oldu. Hido gibi oyun kurabilen 3 numaraları kullana kullana tüm lige kabul ettirdi. Defalarca şapkadan tavşan çıkardı. Bir o kadar da saçmaladı, tüm takımı mahvetti. Çılgın Profesör bugün NBA Tarihi'nin en çok maç kazanan koçu. Tabii en çok maç kaybeden koçlar listesinde de üst sıralarda.

Don Nelson parkede tüm basketbol otoritelerinin kafasını karıştırırken oyuncularıyla da enteresan ilişikiler kurdu hep. Meselâ Chris Mullin. NBA'e ilk girdiği senelerde alkol problemi yaşadığını söylemiştim. Nelson, Mullin'i karşısına aldı, rehabilitasyona gitmesi gerektiğini anlattı. İkna olan Mullin iki ay boyunca rehabilitasyona gitti, saçlarını kestirerek ruhani değişimi sembolize etmişti muhtemelen. Kendini tekrar basketbola adayınca tüm kariyeri değişecekti. 5 sene boyunca 25+ sayı, 5+ ribaunt ve 4+ asist ile oynadı. Sürekli all-star onuruna ulaştı. NBA en iyi 5'ine ve NBA en iyi ikinci 5'ine seçildi. Lige girdiğinde %18 ile 3'lük atan Mullin, bu alandaki istatistiğini %45'e dek yükseltince ligin zirvesine yerleşti.[2]
John Havlicek'e ithafen 17 forma numarasıyla oynuyordu ama daha taze bir örnek vereceksek Larry Bird'e benzetilebilir. İstatistik kâğıdının pek çok alanına katkı yapıyordu. Olağanüstü şutları ve paslarıyla rakip defansı allak bullak ediyor, tüm takımı 3 numara pozisyonundan yönetebiliyor, takım arkadaşlarını en iyi pozisyonda topla buluşturuyordu. NBA Tarihi'nin en büyük solak oyuncularından biriydi[3] Mullin. Zaten 92 Dream Team'e seçildiği için döneminin en iyi oyuncularından biri olduğunu biliyoruz.

Yaşlandıkça rolü küçüldü ama kariyerinin sonunda Indiana Pacers'la son kez playoff heyecanı yaşadı. Reggie Miller önderliğindeki Pacers, konferans finallerinin 7. maçında Bulls'a boyun eğecek[4], 2000 Finalleri'ndeyse Lakers'a mağlup olunca Mullin son bir sezon  daha evinde, Warriors'ta oynayıp kariyerini noktalayacaktı.

Mullin basketbolu bırakmadı. Efsane statüsüne yükseldiği Golden State'in genel menajerliğine getirildi. Birkaç önemli ismi takıma kazandırmıştı ama yaptığı bazı anlaşmalar için eleştirilmişti: Ölü Chris Webber, serbest atış makinesi Corey Maggette, Jamal Crawford'un yüklü kontratı... Tekrar koçluğa getirdiği Don Nelson önce takımı konferans yarı finaline çıkardı. Golden State Don Nelson ve Chris Mullin'le zirveye çıkabilir miydi? San Francisco/Oakland halkının elleriyle büyüttüğü, solarken dirilttiği umutlar affedersiniz kıçlarında patladı. Yalnızca bir sene sonra takım 25 galibiyet seviyesine indi. Ligin dibine demir attı. Don Nelson bir kez daha laboratuvarı havaya uçurmuştu.

Takımı sil baştan kurmaya karar verdiler. Oyuncular, koç, hatta takım formaları... Chris Mullin de bu değişimden payını aldı ve Golden State efsanesinin kontratı yenilenmedi.
Golden State hâlâ savunma yapmayan, yalnızca skor üreten bir takım olduğu için geçtiğimiz günlerde kadroyu yine değiştirmeye karar verdiler. Ellerindeki en önemli skoreri, Monta Ellis'i takasta kullandılar. Hele şükür Stephen Curry ve Monta Ellis'in hücumu sürüklemelerine rağmen savunmada handikap yarattıklarını ve birlikte oynayamacaklarını anlamışlardı. Daha doğrusu geçen yaz takımı satın alan Joe Lacob önderliğindeki şirket anladı. Sezon başında playoff'a kalacaklarını iddia etmişlerdi ama zararın neresinden dönsen kârdır (15 senedir savunma yapmıyorlardı, belki önümüzdeki sezon daha dirençli bir takım seyredebiliriz.). Tam da bu 'kötü' günlerde Hall of Famer Chris Mullin'in forması Oracle Arena'nın tavanına çekildi. 17 numaranın emekliye ayrılacağı tören için bütün taraftarlar, pek çok eski Warrior salona akın etmişti. Fakat hiçkimsenin beklemediği bir şey oldu: Hem son takaslar, hem de takımın kötü gidişinden dolayı kafayı sıyırmış taraftarlar takım sahibini yuhaladı. Dakikalarca! Öyle ki Lacob konuşacak vakit bulamayınca Chris Mullin bizzat araya girmek zorunda kaldı
"Golden State taraftarı Dünya'nın en büyük taraftarıdır. Bunlara gerek yok." Nafile. Salonu dolduran binlerce insan, Mullin mikrofonu bıraktığı anda tekrardan bağırmaya başlıyorlardı: "Yuh!" O sırada Golden State tarihinin en büyük efsanesi Rick Barry (aynı zamanda lig tarihinde Nihat Doğan'a en çok benzeyen oyuncudur muhtemelen[7]) mikrofonu ele aldı: "Kalitesiz davranıyorsunuz! Sabredin, para başganda, bizi diskoya götürecek. Kaliteli olun." Kimse sakinleşmeyince Lacob Mullin'i ve yaptıklarını hızlı hızlı anons edip çekilmek zorunda kaldı.
Golden State taraftarı ligin azılı gruplarındandır.[5] Philly tribünleri kadar olmasa da ateşli olduklarını söyleyebiliriz. Taraftar, sezonu kapatmış müzmin sakat Andrew Bogut yerine başka bir oyuncu bekliyordu muhtemelen. Belki de Ellis'in değil,[6] kronik bilek sakatlıklarıyla uğraşan Curry'nin gönderilmesini bekliyorlardı. Takım yönetimi, takaslarla birlikte bu sezon için hiçbir hedefleri kalmadığını, draft için iyi bir yer kovaladıklarını ilân etmiş oldu. Sezon başında koç Mark Jackson'ın açıklaması hâlâ kulaklarımda: "Playoff garanti." Taraftar loser olmaktan bıkmış; şirazesi kaymış, cd'yi çizmiş. Ama protestonun yeri ve zamanı daha yanlış olamazdı herhâlde. Chris Mullin'in en özel gününü mahvettiler. Hem taraftar, hem takım sahibi, hem de Rick Barry kedi şovunu yapıp Mullin'i gölgeledi. Şampiyonluklar kazanmayı saymazsak bir basketbolcu için düşünülebilecek en anlamlı hatıra, kendi formasının yıllarca ter akıttığı salonda ebediyete nakledilmesidir. Mullin belki de ölmeden hemen önce bugünü hatırlayacak. Çok yazık oldu.
Üstelik ben Golden State'in seneler sonra bir yola girdiğini düşünüyorum. Bogut aşısı tutmayabilir ama en azından bir karar verebildiler. 15 sene sonra. Nihayet.


**

[1]Mitch Richmond, Tim Hardaway, Sarunas Marciulionis, Chris Mullin, Rod Higgins. 5 numara oynayan Rod Higgins'i Kareem ile kıyaslayalım; Higgins: 2 m, Kareem: 2.20 m

[2]%40+ elit 3'lükçü kategorisidir. %45 ve üstü için kısaca oha diyoruz.

[3]Saydım, altıncı çıktı. Sırasıyla Bill Russell, Willis Reed, David Robinson, Dave Cowens, Tiny Archibald, Chris Mullin

[4]"‘98 Playoffları için favori ânım Doğu Konferans Finalleri’nin yedinci maçıdır. Genç Pacers, Bulls’u sallıyor. Galibiyete ulaşacaklarını hissediyorlar. Fakat Pippen kritik bir top kaybını engellemek için canla başla çalışıyor, Jordan dizleri izin vermediği için şutları girmeyince sürekli potaya drive edip serbest atış çizgisine gidiyor. Jordan ve Pippen maçın bitimine saniyeler kala sahanın ortasında hafifçe eğilmiş, tükenmiş, kutlama yapacak enerjileri kalmamış bir hâlde ellerini dizlerine koymuş soluklanıyorlardı. O maçta MJ ve Pippen 43’te 15 attılar, Chicago %38’le atarken Indiana ise %48’le şut sokuyordu. Fakat Bulls irade ve tecrübesiyle kazandı."

[5]Ateşli dediysem de Yunanistan, Türkiye gibi ülkelerdeki tribün zenginliğiyle kıyaslamak mümkün değil tabii. Devre arasına dek kimsenin gelmediği Miami maçlarını, "De-fans" diye bağırmaya üşenen NBA tribünlerini düşünün. Knicks (başarı gelince çılgınca desteklerler, mağlubiyetlerde akıllarına gelen herkesi topa tutarlar), Celts (playoff'ta atmosfer bambaşka olur), Philly (bence NBA'in en ateşli taraftarı) gibi eski doğu takımları ve Oklahoma (takım yeni olduğu için çok heyecanlılar), Sacramento, Lakers (sadece arka sıralarda oturan latin kökenli fanlar) Golden State gibi bazı batı takımları çok şanslılar.

[6]Andrew Bogut bir daha asla %100'e çıkamayacağını düşünüyor.

[7]Ruhen Nihat Doğan'a benzettiğim adam, NBA Tarihi'nin en büyük beyaz oyuncularından biri. Kimse sevmediği için pek bahsedilmez ama saydım, dördüncü çıktı. İlk 10 şöyle: Larry Bird, Jerry West, Dirk Nowitzki, Rick Barry, Jason Kidd, John Stockton, George Mikan, Bob Cousy, Pistol Pete, Nash. Onbirinci isim de Chris Mullin.