Showing posts with label Jackson Phil. Show all posts
Showing posts with label Jackson Phil. Show all posts

Monday, November 12, 2012

Laker Drama 2012/13; Perde I

Mike Brown Neden Kovuldu?
Birkaç maçın ardından koçu kovmak, Akdeniz ülkeleri için neredeyse bir ritüel. Fakat Mike Brown'ın kovulması, NBA'de alıştığımız koç sirkülasyonuna aykırı bir örnek. Tabii Lakers'tan bahsediyoruz; basketbol takımından çok reality show'a benzeyen bir camiadan.

Sezon başında Princeton Offense uygulama kararı almışlardı. Alan paylaşımı, topsuz oyun ve paslaşma üstüne kurulu olan bu hücum sistemini şu ana dek becerebildiklerini söylemek imkansız. Fakat uzun vadede işler değişebilir miydi? Elbette. Eğer kadronuzda ligin en önemli defansif gücü[1], ligin en yetenekli uzunu, en cüretkar hücumların point guard'ı ve Kobe varsa beceremeyeceğiniz hiçbir hücum sistemi yok.

Zaten takımın Princeton Offense'e muhtaç olmamasının temel sebebi de bu. John Stockton'la beraber lig tarihinin en iyi pick&roll oynayan guard'ı (Nash) ve son yılların en iyi potaya devrilen oyuncusuyla (Howard) PnR oynamak kadar doğal bir şey yok. Şimdi mikrofonları Mike Brown'a çeviriyoruz: "Phoenix senelerce pick&roll oynadı. Pek çok maç kazandılar ama mayıs ayında ne yapabilmişlerdi?[2]" Bravo Mike. Geçen sezon boyunca Lakers hücumlarını Kobe'nin izolasyonlarına mahkum eden bir insan olarak son yılların en önemli hücum şefine laf atmış oldun. Unutmadan, artık kendisi senin oyun kurucun.
Mike Brown'ın abuksubuklukları bitmiş değil. Lakers bench'i zaten zayıf ama Brown olabilecek en saçma rotasyonları kullandığı için zerre katkı alamıyorlardı. Ebanks, Nash'in sürüklediği hızlı hücumlarda ideal bir kanat oyuncusuna dönüşebilir ama Brown Ebanks'le ne yapmak istediğine bile karar verememişti. İlk 5 başlattığını da, bench'ten kaldırmadığını da gördük. Keza Jordan Hill. Kadroda beraber oynayabileceği en son insan Dwight... ve Howard&Hill ikilisi beraber sahada duruyordu[3]. Matt Barnes gibi birkaç alanda vasat üstü performans gösterebilen oyuncular, Jodie Meeks gibi tek iyi özelliği (kanattan 3'lük) olan oyuncular, atlet gençler, veteranlar... Mike Brown bahsettiğim tüm oyunculardan minimum seviyede katkı alabilmişti.

5 maç sonunda Princeton'dan vazgeçen yönetim haliyle coaching staff'ı da değiştirme kararı aldı. Tabii bunu Jim Buss'ın açıklamalarından ("Mike Brown'la hiçbir sorunumuz yok") yalnızca bir gün sonra yaparak bir kez daha Lakers usulü bir performansa imza atmış oldular.

Zen Master değil D'Antoni
Phil Jackson emekliye ayrıldığında ayağa kalkacak enerjisi bile kalmamıştı. Lakers Mavericks'e süpürülünce bir daha asla koçluk yapmayacağını düşünmüştüm. Hatta geçen akşam Staples Center "We want Phil" tezahüratıyla yankılandığında bile pek ihtimal vermiyordum (Üstelik Jim Buss Zen Master'ın tüm yardımcılarını, antrenörlerini göndermiş, artık üçgen hücuma değil iyi bir savunma takımına muhtaç olduklarını söylemişti. Emekliye ayrılan efsanevî koçsa oğul Buss ile aralarında problemler olduğunu itiraf etmişti.) ama haber siteleri sürekli güncelleniyordu: "Lakers Phil'i istiyor... Jackson'ın tüm şartlarını kabul etmeye hazırlar..." 24 saat öncesine dek Phil Jackson'ın yeni Lakers koçu olacağı, hayatı boyunca yarışmacı alanlarda öne çıkmış yüzlerce isim gibi emekliliğe dayanamayacağı düşünülüyordu. Hatta coaching staff'ın şekillendiğini iddia edenler bile vardı[3].

Tahmin edilebileceği gibi pek çok istekte bulunmuştu; uzun deplasman turlarına katılmamak, şu an Pacers'ta asistan koç olan Brian Shaw'ın tazminat ödenerek Los Angeles'a getirilmesi (ve muhtemelen rakip salonlarda bizzat koçluk görevini üstlenmesi), senelik 8 haneli maaş ve hepsinden önemlisi Jim Buss'la Mitch Kupchak'in kontrolü kendisine bırakması. Hakikaten istekler çok çok fazla ama teklif götürmeden önce çoğunu tahmin etmek güç değil.

Lakers yönetimi Phil Jackson'a pazartesi gününe dek karar vermesi için süre verdi ve ekledi: "Eğer istersen görev senin." Fakat Pazar günü bitmeden D'antoni'yle anlaştılar. Salona gelen taraftarları, Los Angeles'taki tüm medyayı, internetteki her Lakers forumunu heyecanlandırdıktan sonra yaptılar bunu[4]. Yönetimin düşüncelerini anlamak zor değil. Jim Buss'ın çok istediği Showtimevâri basketbolu en rahat oynatabilecek koçla anlaştılar. Buss hem kendi otoritesinden vazgeçmek, hem de yaz aylarında Howard ve Nash'i takıma katan menajerininin rolünü küçültmek istemiyor. Phil Jackson'a otoriteyi teslim edeceklerdi (ismini vermek istemeyen bir yönetici Phil Jackson'ın dünyaları istediğini söylemiş.) ama D'Antoni'nin savunma koçu istememek gibi sıradışı isteklerine karşı çıkabilecekler. Ve tabii ki çok daha az para ödeyecekler. Fakat Mike Brown'ı kovarken yaptıkları nahoş üslubun aynısını Phil Jackson vakasında da kullanmış oldular. Hmpf.
Jackson'ın ideal figür olsa bile ideal isim olmadığını düşünenler vardı zaten. NBA'le ucundan kıyısından ilgilenen hemen herkesin bildiği gibi üçgen hücumda oyun kurucunun işlevi asgari seviyeye çekilir. Jackson'ın sisteminde Steve Nash, yalnızca mükemmel bir 3'lükçüye dönüşecekti. Üstelik Howard'ın Triangle Offense'i sezon ortasında öğrenebilmesi neredeyse imkansız. Sağlığı sebebiyle Zen Master'ın en fazla 2 sene daha çalışabileceğini söylemedim bile. Peki D'Antoni ideal isim mi? Hayır. Neden? Çünkü o, Lin'i görememişti[5]. Eheh. D'Antoni defoları olan bir koç ama Lakers'ın belki de en önemli özelliğini (Nash&Howard) azami seviyede kullanacak. Mesela Jodie Meeks'i hayata döndürecek. Kobe'nin küçüklüğünden beri saygı duyduğu bir isim olduğu için takımın en önemli güç odağıyla problem yaşamayacak. Yaşlı Lakers 5'iyle ve atletik olmayan bench oyuncularıyla sürekli 7 saniyede hücum bitirmek gibi bir çıkmaz sokağa gireceğini de sanmıyorum.

Tabii kadroda yeterince 3'lükçü yok, bench rezalet, Howard formsuz olduğu için savunmaları korkunç, Kobe yalnızca spot up şutör değil... Batının iddialı takımlarına karşı saha avantajını elde edemezlerse (ve sezon ortasında Kupchak bikaç[6] tane iyi  bench oyuncusu bulamazsa) Lakers'ın şampiyon olması benim için hala pek mümkün görünmüyor (D'Antoni'nin takımına karşı şut bombardımanı yapan OKC kısalarını hayal edin.). Fakat en azından gereksiz yere Princeton Offense için aylarca debelenmekten kurtulmuş oldular.
___________________________________

[1]Dwight hem ligde en iyi çember savunan isim, hem de toplamda (hız, güç, istikrar...) geçen seneki ekürisinden (Bynum) çok daha önde. Üstelik Howard mükemmel bir pasör değil ama Bynum gibi bir kıyamet alameti olmadığı da malum. Bynum kalmış olsaydı, Princeton Offense için anti-Christ gibi bir figüre dönüşecekti muhtemelen.

[2]6 senede 3 konferans finali. Üstelik 2000'lerdeki Batı Konferansı tarihin en çetin konferansı bile olabilir. Ha bi de Princeton Offense'le şampiyon olabilmiş NBA takımı sayısı kaç? İpucu vereyim, 1'den az.

[3]Phil Jackson - Zen Master, Kurt Rambis - comic relief (via Weakside Defense), Scottie Pippen - kimyager...

[4]Belki de hepsinden önemlisi kadrodaki oyuncuları heyecanlandırdılar. Kobe ve Gasol Phil Jackson'a duydukları saygıdan bahsettiler. Dwight Howard, Phil Jackson'ın en iyi tercih olduğunu söyledi. Howard'dan kime ne, demeyin. Sezon sonunda serbest kalma ihtimali olduğu için Lakers yönetimi bu gebeşin sesine de kulak verdiğini göstermek istiyor. 

[5]Kaan Kural twitter'da "bu neyin kafası" demiş zaten.

[6]Rasheed Wallace, Antawn Jamison'dan daha iyi görünüyor şu an.

Friday, May 25, 2012

Bir Hanedanın Yıkılışı

Hele şükür tercümeyi bitirebildim (Bir ara hiç bitmeyeceğini, ebediyen bu kitabı çevireceğimi sanmıştım.). Her zamanki gibi ucundan kıyısından kırptım biçtim, böldüm yönettim. "Hangi zaman" diye düşünüyorsanız, muhtemelen yazı serisinin diğer bölümlerini okumamışsınız demektir. Vakit kaybetmeden,
Birinci bölüm: Bir Hanedanın Şafağında
İkinci bölüm: Muhteşem Üç Yıl

Shaq'in gözünden Lakers Hanedanı bittiğine göre vakit kaybetmeksizin playoff heyecanına geri dönüyoruz. Başka bir çeviride görüşmek üzere. Beni bekleyin anacığım.

Mağlubiyet
3 farklı ameliyat seçeneğim vardı; daha önce denediğim ama işe yaramayan küçük bir operasyon, beni birkaç ay basketboldan uzak tutacak standart ameliyat ve balerinler için kullanılan, rahatsızlığı tamamen yok edecek uzun bir tedavi. Son seçeneği kabul etmek istemiyordum. 6 ay boyunca oynamamak kulağa korkunç geliyordu çünkü. Phil Jackson ise ısrar etmişti: "Sakatlığın çok ciddi ve zıplamanı engelliyor. Vücudunun diğer bölgelerine çok yük biniyor. Eğer bu işi hâlledersen 40 yaşına dek oynayabilirsin." Keşke Phil'i dinlemiş olsaydım. Kazanıyorduk. Tedavi süreci gözümde büyüyordu: tam 6 ay. Kontratımı uzatmak için yaptığımız görüşmelerde ilerleme kaydedememiştik üstelik. İkinci seçeneği kabul ettim. Yardımcı oldu mu? Biraz. Fakat sakatlığım asla geçmeyecekti.

Hem karar vermek, hem de doğru doktoru bulmak epeyce zaman aldı. Ameliyat için yaz mevsiminin sonlarına dek bekleyecek ve sezonun ilk 12 maçını kaçıracaktım[1]. Harekete geçmekte niye bu kadar geciktiğimi soran bir gazeteciye şöyle söylemiştim: "Basketbol sezonunda sakatlandığıma göre, basketbol sezonunda iyileşeceğim." Phil memnun olmamıştı; tabii Jerry Buss da. Söylediğim en zekice cümle değildi muhtemelen.

Sezona 11-19'la başlamamıza rağmen toparlanıp 50 galibiyete ulaştık. Fakat Spurs'e elenecektik. Soyunma odasına sessizlik hakimdi. 3 şampiyonluk kazanmış ve birdenbire eski hikâye olmuştuk. Yaz öncesi Kobe ile mahalleli arkadaşlar gibi kucaklaşıp ayrıldığımızı hatırlıyorum.
Aramızdaki inişli çıkışlı ilişkiye rağmen kazanmak için birbirimize muhtaç olduğumuzu biliyorduk. Geçmişe dönüp Kobe hakkında yaptığım eleştirilere göz atın; bir kere bile çocuğun oynayamadığını söylemedim. Kobe'yle benim hakkımdaki en çılgın şey, antrenmanda asla sorun yaşamamış olmamız herhalde. Sahaya çıktığımız an, tüm probemler yok olurdu. Gazeteciler sürekli bir diğerimiz hakkında sorular sorar, bizi kışkırtmaya çalışırlardı. Peki sonuç? Yüzükler, şampiyonluklar, efsane statüsü...

Kobe ve ben farklıydık. O, büyük olmayı obsesyon hâline getirmiş, tam anlamıyla hırslı bir insandı. Ben de büyük olmak istiyordum elbette. Fakat hayatta başka şeylere de önem veriyorum. Kobe'yi hem çok özel, hem de çok sinir bozucu yapan o mutlak konsantrasyon bende yoktu.

Çöküş
Dürüst olacağım. Çocuğun bir geek olduğunu, odasında sürekli bir şeyler okuyup çalıştığını (SAT sınavından tam puan mı ne almış.) sanmıştım. Colorado vakası gerçekleştiğinde bu yüzden şok olmuştum. 2003 yaz aylarında Jerome[2] yanıma gelip heyecanla konuşmaya başladı: "Ne duyduğuma inanmayacaksın." 19 yaşındaki bir kızın Kobe'yi, otel odasında kendine tecavüz etmekle suçladığını anlattı. İnanamamıştım: "Ciddi misin yoksa beni kandırıyor musun Jerome?" Böyle bir olaya karışabileceğini asla tahmin edemezdim çünkü.

Olayın en şaşırtıcı yanı, Kobe'nin kampa katıldıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi davranmasıydı. Yalnızca fazladan birkaç bodyguard tutmuştu ve biraz daha hırslı oynuyordu. Kobe; elindeki kartları asla göstermeyen, sürekli poker face takınan bir adam.

Haberleri duyar duymaz Jerome ile Kobe'ye mesaj yolladım: "Evimin kapıları ardına kadar açık. Medya baskısından uzaklaşmak istediğinde ailenle beraber benim evimde kalabilirsin." Jerome ile konuştum: "Neye ihtiyacı olduğuna, neler yapabileceğimize bir bak." Jerome birkaç kere aramış olsa da ses soluk çıkmadı.

Tesislerde Kobe'yi görünce hiçbir şey söylemedim. Belki de hatalıydım. Aslında onun bir şeyler söylemesini bekliyor, özel hayatına burnumu sokmak istemiyordum. Vakti geldiğinde yaşananlardan bahsedeceğini düşünmüştüm ama asla konuşmayınca yalnız bırakmayı tercih ettim. Tabii daha sonra Kobe'ye daha fazla yardım teklif etmediğim için üzüldüğünü duyacaktım.

Kameralar karşısında konuşmamaya özen gösteriyordum[3]. Ciddi bir suçlamayla karşı karşıyaydık ve neler olduğuna dair hiçbir fikrim olmadığı için işin içine girmek istememiştim. "Yorum yok" dememle yetinmeyen gazetecilere kesin cevaplar veriyordum: "Yargı sürecine inancım tam. Kobe'nin bütün suçlamalardan beraat edeceğini umuyorum."

Birbirimizin küçük kusurlarını bulup atıştığımız onca seneden sonra ilk kez aramızda gerçek bir düşmanlık vardı. Kobe'nin açıklamalarında benden bahsetmesi de ilişkimizi iyi etkilemedi ellbette. Gazetelere göre polislere, benim başım ne zaman belaya girse insanları rüşvetle susturduğumu söylemişti. Çok acayip. Öncelikle hangi beladan bahsediyorsun? İkincisi, başım belaya girse bile nereden bilecektin ki? Asla benimle beraber takılmadın, asla.

2003/04 hazırlık kampında Kobe diz sakatlığından dönüyordu. Muhabirlere, "Kobe tam anlamıyla iyileşmeden önce skorerden çok pasör olmalı" dedim. Şimdi dönüp geçmişe baktığımda iğneleyici bir laf etmeye çalıştığımı anlıyorum. Eski alışkanlıklar... Tabii Kobe hemen geri ateş edecekti: "Kısaların oyununa karışma ve sahada durman gereken yerde bekle."

İşte Los Angeles'taki son sezonum böyle böyle başladı. Gerilimi hissedebiliyordunuz; sürekli birbirimize laf atıyorduk.

Bir yandan kendi meselelerimle uğraşıyordum. Lakers'ın kontratımı uzatmasını istiyordum ve taraflar birbirlerine bazı sözler vermişti. Eğer Karl Malone ve Gary Payton'ı daha az para karşılığında Lakers'a gelmeye ikna edebilirsem kontratımla ilgileneceklerini söylediler. Telefonda, gelecekte Hall of Famer olacak iki basketbolcuya yalvarmaya başladım; kolay olmayacaktı. Karl'ın Utah'ta hem manevî mirası, hem de masada bırakacağı birkaç milyon doları vardı. Gary Payton için de hayat çok farklı değildi. Fakat ben üstüme düşeni yapıp ikisini de ikna etmeyi başardım.
Lakers ise hiçbir hamlede bulunmadı. Kontratın gerçekleşeceğine dair hiçbir işaret yoktu. Sezon öncesinde Hawai'de bir maç yapıyorduk. Coşmuştum; attığım yaklaşık 30 sayı, taraftarla kurduğum bağ... Hissediyordum. Fade away'i gönderdim ve Jerry Buss'ın önünden geçerken bağırdım: "Bana paramı ver!" Hoşuna gitmeyecekti. Tepesinin attığını söyleyebilirim hatta. Onu rezil ettiğimi düşünmüştü.

Menajerim beni arayacaktı: "Shaq, böyle bir şey yapamazsın." Sadece eğlencesine takıldığımı söylmeme rağmen sakinleşmemişti: "Her şeyi mahvettin. Saygısızca davranmak pazarlıklara yardımcı olmayacak."

Sınıra dayanmıştım. Kontratım yenilenmeyebilirdi. Kobe ise hapse girme tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Hıncımızı birbirimizden çıkarıyorduk. Sezon başlarken antrenör ekibi ikimizi de yanlarına çağırdı: "Medya önünde başka tartışma yok. Aksi taktirde her ikiniz de cezalandırılacaksınız."

Herkes ilişkimizin patlama noktasına geldiğinin farkındaydı. Mitch Kupchak ise asla bizimle ilgilenmemişti. Sürekli etrafta olan Magic Johnson tek kelime bile etmiyordu. Fakat Phil bıkmıştı. Karl Malone ve Gary Payton gıcık olmuşlardı. En sonunda teslim oldum: "Pekala, benden bu kadar, artık susuyorum."

Peki ne olsa beğenirsiniz? Kobe, bahsettiğim görüşmenin hemen ardından röpotaj verdi. Şişman ve formsuz olduğumu, ayak parmağımdaki sakatlığı bahane ederek daha fazla boş zaman istediğimi oysa sakatlığın ciddi bile olmadığını iddia etti (Tabii. Yalnızca kariyerimi bitirdi amk.). Üstelik iki Hall of Famer neredeyse bedavaya oynarken benim kontrat peşinde olduğumu söylemişti.

Oturmuş röportajı izlerken patlamak üzere olduğumu fark ettim. Birkaç saat önce koça söz vermiştik. Ateşkesin ihlali demekti bu. Herkese haber verdim: "Kobe'yi öldüreceğim."

O gece bizi durdurabilecek ender insanlardan biri olan Brian Shaw çaylak Devean George'dan bir telefon alacaktı: "Buraya gelmeni istiyoruz. İşler boka sardı. Shaq Kobe'yi yok edecek." B-Shaw emekliye ayrıldıktan sonra Lakers camiasında kalmıştı (Kuzey California'da scout ekibinde çalışıyordu.). Birkaç saat sonra Mitch Kupchak ve Phil de arayıp ertesi sabah tesislerde beni sakinleştirmesini söylemişler. Jerome olaylardan haberdar olunca sabahleyin erkenden beni almaya gelmiş ama evden çıktığımı öğrenmişti. Sabahları erkenden kalktığımda tehlikeli bir adam olduğumu biliyordu.
Brian Shaw tesislerde beni bekliyordu. Senelerdir benimle birlikte olduğu için ne zaman konuşmayı bırakıp yumruklarımı sıkacağımın farkındaydı. Brian'ı görür görmez lafa girdim: "Seni mi gönderdiler? Umrumda bile değil. Kobe'nin kıçına tekmeyi basacağım." İçeride, tiyatro dediğimiz odada beklememi söyledi ve Kobe'yi karşıladı: "Shaq seni öldürecek. Gördüğü yerde çanağını tokmaklayacak." Kobe hafifçe sırıtıp, "ne yani korkmuş olmam mı lazım" diye sordu. "Evet," dedi Brian, "bu defa ciddi."

Horace Grant ve Karl Malone, eğer kendimi kaybedersem fiziksel olarak beni engelleyebilmek için tiyatroya geldiler. GP bu iş için çok küçüktü ama Shaqobe dramasını kaçırmamaya niyetliydi.

Sonunda karşı karşıya geldik; birbirimize bağırıyor, lakaplar uyduruyor, lanet okuyorduk. Hareketlenmeye kalktığımda Brian araya girip ikimize de oturmamız gerektiğini söylüyordu. Önce benimle konuşmaya başladı: "Shaq çocukça davranıyorsun. Sezon öncesi Dampier'ın üstünden smaç basınca beyinsiz gibi davranıp Jerry Buss'a bağırdın: Ücretimi öde! Ve şimdi bu aptallığın geri dönüp kıçını ısıracak." Cevap vermek istedim: "Çünkü Jerry Buss kontratımı uzatacağını söylemesine rağmen harekete geçmemişti." Fakat B-Shaw konuşmama fırsat vermeden araya girip Kobe'ye döndü: "Shaq her sene dayak yiyor, senin de bildiğin gibi. Phil, yaz aylarında dinlenip vücudunu yenilemesini istemişti. Phil her zaman Shaq'in forma girmesi için kendine vakit ayırmasını söyler zaten." Şimdi sıra Kobe'deydi: "Fakat ben her yaz deli gibi çalışıyorum..."

B-Shaw tekrar sözü aldı. 2003 playoff'larında kaybettikten sonra medya önünde daha atletik ve genç olmamız gerektiğini söylediğimizi, kendisinin ve Robert Horry'nin bu sebeple işlerini kaybettiklerini anlattı: "Kendinizle öylesine meşgulsünüz ki hiçbirimizi düşünmüyorsunuz."

Şok olmuştum, B-Shaw haklıydı. Her ikisine de yeni kontrat önerilmemesine sebep olmuştuk. Yalnızca politically correct cevabı vermeye çalışıyordum oysa. Kobe B-Shaw'ı dinlemeye çalışıyordu ama kendini daha fazla tutamayıp bana baktı: "Her zaman abim olduğunu ve benim için her şeyi yapacağını söyledin. Fakat Colorado vakasından sonra beni asla aramadın."

Aramıştım. Herkes Jerome'un beni temsil ettiğini bilir. Jerome benim yerime Kobe'yi aradı -iki kez. Fakat asla telefonu açmamıştı. Cevap verdim: "Seninle konuşmaya çalıştık ama hepimizi uzak tuttun. Hiçbir şey söylemedin ve bu odadaki hiçkimse Colorado'da tam olarak neler yaşandığını bilmiyor."

Colarado'da neler yaşandığını bugün bile bilmiyorum. Kobe asla net olarak anlatmadı. Tüm bildiklerim gazetelere yansıyan raporlardan ibaret. Nihayetinde Kobe cinsel ilişki yaşadığını kabullencek ama zorlama olmadığını açıklayacaktı.

Bir şekilde buradaydık ve arkasında durmadığımız için Kobe'nin üzüldüğünü öğrenmiştik. Bu yepyeni bir şey işte. Zerre sikinde olmadığımızı düşünmüştüm. "En azından kameralar karşısında beni destekleyeceğini sanmıştım" dedi Kobe, "bir de arkadaşım olacaksın."

B-Shaw, "Kobe nede böyle düşünüyorsun ki," diye sordu; Shaq sürekli parti verir ama sen asla gelmezsin, deplasmanda seni defalarca yemeğe çağırdık ama asla gelmedin, Shaq seni düğününe davet etti ama oraya bile gitmedin. Hatta evlendin ve hiçbirimizi çağırmadın. Şimdiyse bu hassas durumun içine düştün ve hepimizin senin için harekete geçmesini bekliyorsun.Seni tanımıyoruz bile."
Bu sırada GP ve Horace ucuz laflar gevelemeye başladılar: "takımı kötü etkiliyorsunuz, yapmayın beyler..." Herkes sakinleşmeye başlamıştı. Tâ ki Kobe'ye, "eğer bir daha gazetecilerle böyle konuşursan seni öldürürüm" diyene dek. Kobe omuzlarını silkip, "neyse ne" dedi.

Karl dayanamadı: "Bu iş bitmeli. Hepimiz bu önemsiz ve aptalca olaydan bıktık. Daha az paraya sizin boktan muhabbetlerinizle uğraşmak için Los Angeles'a gelmedim."

En sonunda ikimizi kucaklaştırdılar. Birbirimizin sırtına ovuşturup ateşkes yapacağımıza söz verdik. Fakat o günden sonra Kobe mevzuu benim için bitmişti.

Her şeye rağmen sezon ilk 25 maçımızın 20'sini kazanarak başladık. Kobe her gün tecavüz davasıyla uğraşıyordu ve suçlamalar düştüğünde bile stresten kurtulamayacaktı. Her şeyi düzeltmek için çok garip bir yol seçmişti: İnsan sınırlarını zorlarcasına atabildiğini kadar sayı atmak. Elbette ki mutlu değildim. Belli etmemeye çalışsak bile ilişkimiz tamamen yıkılmıştı. Saha dışında maç yapar gibiydik. Kobe gazeteciler aracılığıyla bana laf atıyordu, ben de başkalarını kullanarak cevap veriyordum.

Phil asla bu konu hakkında uzun uzun konuşmadı. İki alpha dog'la uğraştığını biliyordu çünkü. İki çılgın adam. Fakat oynuyor ve kazanmayı başarıyorduk. Phil beni neyin ittiğini biliyordu: Kobe; Kobe iten şey de belliydi: ben. 4 sene boyunca bizi yalnızca 1 kere yanına çağırdığını hatırlıyorum.
Şubat ayında Lakers ile pazarlıklarımız çıkmaz sokağa girmişti. İki seneliğine 21 milyon $ teklif etmişlerdi ve böylesi bir teklifi kabul etmem mümkün değildi elbette. 3 kere Finaller MVP'si olduktan sonra 10 milyon $'lık bir ücret kesintisi yapmak ve yalnızca iki sene mi garanti etmek istiyorlardı?

Pekala. Deli gibi davranmaya başladım mı? Evet. Yaklaşımları suratıma atılan bir tokata benziyordu. İçten içe daha fazla para kazanabileceğimi bildiğim için tekliflerini geliştirmezlerse yaz aylarında takasımı isteyeceğimi söyledim.

Sene sonuna dek Kobe'yle başka bir büyük olaya karışmaksızın oynamayı başardık. Brian bizleri idare etmek için yanımızdaydı. Komik değil mi? Camiayı önemsediğini söyleyen onca lider ve efsane, asla ama asla  Kobe ve bana bir şey söyleyecek cesareti kendilerinde bulamadılar; Kareem, Magic, Kupchak... Yalnızca Brian Shaw bizimle uğraşabildi. 2011 olduğundaysa koçluk görevini ona vermeyi düşünmediler bile.

Birbirimizin damarına basmıyor olsak da bölünmüş bir takımda oynadığımız belliydi. Ya Kobe'nin adamı ya da Shaq'in adamı olmak zorundaydın. Hatta farklı antrenörlerimiz vardı. Eğer antrenman için Chip Schaefer beni kaydetmişse, Kobe Gary Vitti'yi kullanırdı. Çocukça şeyler. Anlattıklarım Los Angeles'taki son sezonum hakkında herkese bir fikir vermiştir umarım.

Ne olursa olsun normal sezondaki son 17 maçın 14'ünü kazandık. Tabii Karl Malone dizini incittiğinde şampiyonluk şansımız büyük yara alacaktı (Playoff'larda oynadı ama aynı adam olmadığı belliydi.). Ona sandığımızdan çok daha fazla ihtiyacımız varmış.

Spurs serisi 2-2 berabereydi. 5. maçın son saniyelerinde Duncan çok zor bir fade-away'i sayıya çevirince hepimiz şok olmuştuk. Artık 0.4 saniye içinde topu içeri sokup şut bulmalıydık. D-Fish. Panyadaki kırmızı ışığı görür görmez var gücümle soyunma odasına koşmaya başladım; şut iptal edilmeden önce oradan uzaklaşmak istiyordum.
                         
Finaller'deki rakibimiz belliydi: Detroit. Hem Kobe, hem de ben çok daha iyi bir takım olduğumuzu hissediyorduk ama nasıl oynayacağımızı unutmuş gibiydik. Üçüncü maçtan sonra bana yöneltilen bir soruyu hatırlıyorum: "Topu defalarca sana indirirler ve sen de her seferinde skor üretirdin. Fakat bunu unutmuş gibisiniz." "Evet," diyecektim, "işte hayat hikâyem."

5 maç sonra Pistons'a mağlup olduk. Neredeyse şok edici bir haber. Hiçkimse mutlu değildi. Daha o akşam bir şeylerin ters gittiğini anlamıştım. Maç sonrası eşim Shaunie ile beraber otelde akşam yemeğine katıldık. Birdenbire içeri genelde böyle yemeklere pek gelmeyen Jerry Buss girdi. Kobe ve eşiyle konuşup gülüşüyor ama birkaç adım ötede oturan bizlere bakmıyordu bile.

1 hafta geçmemişti ki evde otururken Phil Jackson'la sözleşme yenilenmeyeceği haberini aldım. Shaunie'ye baktım: "Bitti."
Mitch kontratımı yenileyeceklerini ve hayat boyu Laker olacağımı söylemişti. Sonraki sahneye geçelim. Mutfakta oturup televizyonda Mitch'i seyrediyorum: "Shaq'i takas etmeyi düşünebiliriz." Lakers'la basit bir anlaşmamız vardı; pazarlıklar hakkında medyayla konuşmayacaktık. Ne ben, ne de onlar. Kontrat uzatma kararı alsak bile fikirlerimizi kendimize saklayacaktık. Fakat Mitch herkes Kobe'yle kesinlikle devam edeceklerini, benim için ise tüm opsiyonları gözden geçirdiklerini söylüyordu.

Bu kadar. Laker forması giydiğim günler o an bitmişti. Mitch anlaşmamızı bozmuştu ve artık ona güvenmem mümkün değildi. O sıralar Londra'da Wimbledon'ı izleyen menajerim Perry'i arayıp Mitch'in söylediklerini anlattım. Perry hemen Mitch'i arayacaktı.

Mitch, yalan söylemeksizin medyaya olanlardan bahsetmek istediğini anlattı: "Teklifimizi kabul etmediğiniz için Shaq'in takasını isteyebileceğimizi biliyor olmanız lazım."
"Fark etmez" dedi Perry, "buraya kadar."
-Nasıl yani?
-Mitch, 10 dakika içinde LA Times ile görüşeceğiz. 15 dakika içinde Orange County Register ile telefonda olacağız ve 20 dakika içinde ESPN'in son dakika haberleri yazan alt sekmesine bakınca ne demek istediğimizi anlayacaksın."

Aylar boyunca Mitch'in bana gelip konuşmasını bekledim: "Shaq artık yaşlanıyorsun ve bizim genç oyunculara ihtiyacımız var... Jerry Buss sana para ödemek istemiyor... Kobe seni burada istemiyor..." Fakat şimdi olanlar... Artık Mithc'e güvenemezdim. Artık Kobe'nin dizginleri elinde tuttuğu belliydi. Yarım saat sonra telefonum susmak bilmiyordu. Herkesin kendi fikri vardı. Bazıları Jerry Buss'ın "ücretimi öde" ve "iş sırasında iyileşeceğim" gibi laflar yüzünden beni istemediğini söylüyordu. Kimileri ekonomik sebepler öne sürüyordu; kimileriyse Kobe'nin beni ve Phil'i takımdan uzaklaştırmak istediğini. Kobe'nin bu işte parmağı var mı, bilmiyorum. Çok önemli değil. Eğer işleri yoluna koymak istesem başarabilirdim sanırım. Fakat egom ve onurum bunun için çok büyük. Üstelik Lakers için yaptığım onca şeyden sonra yalnızca iki seneliğine kontrat verecek ve maaşımın yarısını kesecekler miydi? Hayır. Kusura bakmayın ama olmaz.
İçten içe genç ve yaşlı arasında bir karar verdiklerini biliyordum; her zaman genç olanı tercih edeceklerini de. Orlando'da dersimi almıştım: sporda sadakat yoktur. Seni kullanır ve kenara atarlar. Şanlıydım ki hâlâ değerliydim.

Indiana'daki şovu Larry Bird sunuyordu ve kadrolarındaki herhangi bir oyuncuyu benim için verebileceklerini söylemişti. Isiah Thomas, New York'taki herkesi vermeye hazırdı ama elinde pek fazla değerli parça yoktu. Mark Cuban Nowitzki hariç herkesi takasta kullanmaya niyetliydi (Nowitzki onun adamıydı.). Fakat en iyi paketi Miami hazırlamıştı: Lamar Odom, Caron Butler, Brian Grant ve draft hakkı. Üstelik tekrar Florida'ya gitme fikri beni cezbediyordu.

Ömrüm boyunca Laker olarak kalacağımı sanmış ama yanılmıştım. Kobe'yle dişlerimizi birbirimize geçirmiş miydik? Evet. Sorunu başka şekilde halletmeli miydim? Muhtemelen. Fakat her yiğidin yoğurt yiyişi farklı. Ve benim tarzım işe yaramıştı; 4 finalde 3 şampiyonluk. Pişman mıyım? Hayır. Eğer Kobe bir daha benimle konuşmak istemiyorsa bile çok umrumda olmaz. Hem o, hem de ben zamanımızın en büyük one-two punch'ı olduğumuzu biliyoruz ve bu gerçeği hiçbir şey değiştiremez.
Orlando'da geriye dönüp bakmamam gerektiğini öğrenmiştim. Bakamazdım. Tekrar Florida'ya gidiyordum artık.
___________________________________________
[1]"Oynamamayı göze alamazdım... Ameliyat olmak için yaz sonlarını bekledim..." Ah be Shaq.

[2]Shaq'in meşhur koruması.

[3]Shaq özellikle aktivist kadınların tepkisinden çekindiğini, zaten PETA gibi pek çok örgütle problemler yaşadığını, onlarca gurubun peşini bırakmadığını söylüyor. Mesela Taco Bell ile çektiği birkaç reklam filminde, sürekli taco yediği için boyun problemleri yaşadığı anlatılıyor. Benzer bir boyun hastalığından mustarip olanlar Staples Center'a gelip Shaq'i protesto etmişler: "Ne saçmalıyorsunuz amk. Böyle bir hastalıktan haberdâr bile değildim."

Friday, May 18, 2012

Muhteşem Üç Yıl

Dur, yolcu! Az sonra Shaq Uncut: My Story isimli kitabın şampiyonluklarla ilgili bölümünü okuyacaksın. Eğer Shaq'in Orlando'dan nasıl ayrıldığını, Kobe'yle nerede tanıştığını, ilk ne zaman kavga ettiklerini, Phil Jackson'dan önce nasıl playoff maceraları yaşadıklarını merak ediyorsan vakit harcamaksızın ilk bölüme git. Zaten okuduysan devam edebilirsin.


Kitabın çok güzel olmadığını ama eğlenceli anekdotlara rastladığımı söylemiştim. Şampiyonluklar belki de en iyi bildiğimiz bölüm. Yine de hanedanın kuruluşu ve yıkılışını anlatırsam post eksik kalacağı için muhteşem zaferlere sahne olan 3 yılı da tercüme ettim. Tabii kitabın tamamını çeviremeyeceğim için çok önemli olmayan bazı karakter ve olayları atladım. Bazı yerleri kırptım biçtim, parçalayıp yerini değiştirdim. Başlıyoruz,
2000
Sezon başlamadan hemen önce gazetede Phil'in sözlerini içeren bir makale vardı: "Eğer Shaq konsantre olursa sezonun MVP'si olabilir. Eğer başaramazsa sonumuz diğer sezonlara benzer. Normal sezonda 56 maç kazanır ve eve erken döneriz." Elenip erkenden eve dönmek istemiyordum.

Phil Jackson. Tam anlamıyla farklı bir adam; zen, garip teknikler... Kenar mahalleden gelen biri olarak pek çok uyuşturucunun nasıl koktuğunu bilirim; mesela ot. Bir keresinde Phil Jackson bizi medite etmek istediği için bir odada toplayıp ışıkları kıstı ve elindeki adaçayı demetini yaktı. Kokusu otun kokusuna benziyordu. Bize "hayır ot değil, adaçayı. Kenevirin kuzeni" diyecekti.

Tesislerde 15 koltukluk tiyatrovâri bir alanımız vardı. Elindeki kızılderili davuluna vurmaya başladığında ne demek istediği belliydi: "Herkes kıçını kaldırıp tiyatroya gelsin." Herhangi bir yerde olabilirdin ama dum dum dum sesleri başladığında gitmek zorundaydın. Loş ışık altında ot (pardon Phil, otun kuzeni[1]) yakar, takımda neler olduğunu konuştuktan sonra arkamıza yaslanmamızı söylerdi: "Şu an dışarı salıp kurtulmamız gereken negatif enerji var... Yarın sizi avlamak için hırslanmış bir takımla oynayacaksınız... İçinizdeki güvenli yerinize ve pozitif düşüncelere konsantre olun.

Genellikle pek çok oyuncunun (özellikle gece geç yatmış olanlar) horladığını duyabilirdiniz. Bazı zamanlar ben de yorgun olduğum için uykuya yenik düşmüştüm. Bazen neler dediğini dinlemeye çalışırdım. Kalan zamanlardaysa gerçekten meditasyon yapardım. Phil işini bitirdiğinde 10 kere derin derin nefes alıp vermemizi isterdi. Stresten kurtulmak için. Bazen kendimi iyi hissederdim, meditasyonun işe yaradığını. Diğer günlerdeyse kestirmek için iyi bir fırsat yakalamış olurdum.

Ne olursa olsun Phil bu konuları tamamen ciddiye alırdı[2]. Hiçkimse onunla dalga geçmeye cesaret edemezdi.
Phil bazen iğneleyici sözler kullanıp benimle eğlenirdi: "Şunu yap şişko çocuk, buraya gel şişko çocuk..." Umursamazdım. Beni düşündüğünü ve motive etmeye çalıştığını bilirdim çünkü. Mesela 39 sayı attığım bir maç sonrası yanıma gelip şöyle söylerdi: "Yapabileceğinin hepsi bu mu şişko çocuk?" Başka herhangi biri söylese suratına yumruk atardım muhtemelen. Ama Phil saygımı kazanmıştı.

Lakers'taki şampiyonluk yıllarımız çok eğlenceliydi; oyuncular, takım, şehir... Gazetecilerle dalga geçer ve onlara yüzlerce malzeme çıkarırdım mesela. Mesela otobüste sürekli improvize rap yapardık. Herhangi bir şey görür ve üstüne giderdik. Herhangi bir şey; köpeğini dolaştıran koca burunlu bir adam, takımdan dudağı uçuklamış bir oyuncu... Kobe genelde kenarda oturur ve hiçbir şey söylemez, bizi izlemekle yetinirdi. Katılmak istediğini görebilirdiniz ama kendini tutardı. Belki de yeteri kadar iyi bir rapper olmadığından korkuyordu. Kim bilir? O nostaljik afronun altında neler olduğunu merak ederek çok zaman geçirmişizdir.

Kobe çok zeki adamdı. Bir gün otobüste bizler rap'e başlamışken yanımıza gelip kendi stilinde rap yapmaya başladı. O uzun ve şatafatlı kelimeleri kullandığı için söyledikleri rap'e değil, bir film senaryosuna benziyordu. Evde bir şeyler karalayıp ezberlediğini ve otobüste bizlere söylediğini fark ettik tabii. Freestyle yaparmış gibi davranıyordu ama şu garip metafizik ve metabolik kelimeleri tekrar ediyordu. "Bu freestyle değil" dedik. Hemen savunmaya geçip cevap verdi: "Elbette ki öyle, evet öyle, düşünmeden uyduruyorum, düşünmeden uyduruyorum..." Gülüp geçtik: "tamam moruk."

O senelerde sevmediğim tek şey medyanın Kobe'yle benim aramda bitmeyen bir kavga varmış gibi davranmasıydı. En ufak hareketlerimizden bile başka anlamlar çıkarıyorlardı. Shaq-Kobe muhabbeti tüm şehirdeki en büyük hikâyeydi artık. Tabii ikimiz de antrenmanda farklılıklarımızı bir kenara bırakacak kadar zeki insanlarız.

Kobe üçgen hücumdan nefret etmişti. Tonla şut bulduğu için nefretinin sebebini asla anlayamadım. B-Shaw, üçgen hücumun, gerçekte neler olduğunu saklamak için kullandığımız bir maske olduğunu söylerdi: İki kişilik bir şov. Kobe'ye pick&roll'de iki kişilik sıkıştırma getirdiklerinde pası alıp potaya devriliyordum. Beni birkaç kişiyle savunduklarındaysa Kobe 1'e 1 oynuyordu ve durdurulması mümkün değildi. Eğer yalnızca ikimize konsantre olmak gibi bir hata yapmak isterseniz, Big Shot Bob[3] ya da Glen Rice boş şutlarda isabet sağlıyorlardı.

Kobe'nin çok fazla şut istemesinden rahatsız olan tek kişi ben değildim elbette. Sezonun ilk günlerinde antrenmanda öylesine bencil davranıyordu ki takımdaki veteranlar (Rick, Brian, AC Green...) Kobe'yle konuşmaya karar verdiler: "Phil bir şey söylemeyecekse iş başa düşüyor."
Phil yalnızca oyuncuların katıldığı toplantılara karşıydı: "Böyle toplantılardan pozitif hiçbir şey çıkmaz." Fakat küçük bir odada toplandık. Herkes Kobe'ye yükleniyordu (Tam olarak Phil'in istemediği şey.). Kısa süre sonra koçlar odayı basacak ve Phil "Her şeyin sorumlusu Kobe değil. Bu işi cadı avına çevirmeyin" diyecekti. D-Fish ise araya girip konuşacaktı: "Bir dakika bekle Phil, sen henüz yenisin. Biz bununla 3 ya da 4 senedir uğraşıyoruz. Artık meselenin köküne inmenin zamanı geldi."

Toplantı hakkındaki en garip şey Kobe'nin arkada oturup yalnızca "sizi seviyorum beyler" demesiydi. Fakat böyle ifade etmiyor, sokak ağzıyla konuşuyordu: "Hepiniz benim adamlarımsınız, benim için kardeş gibisiniz.[4]" Bu ne saçmalık amk. Belki de bizlerle anlaşmaya çabalıyordu. Neticede 21 yaşındaydı ve uyum sağlamaya çalışmak zorundaydı. Tabii uyum sağlamaya çalışıyorsa neden kafasına geçirdiği kulaklıkları ara sıra çıkarıp bizimle konuşmayı denememişti ki?

Phil'e neden Kobe'yi uyarmadığını sorduğumda, Kobe'nin sürekli atak modunda olmasını istediğini anlattı: "Bu şekilde etkili olabiliyor. Eğer üstüne gidersem tereddüt etmeye başlar ve tereddütün sonuçları takım için kötü olur." Ne demek istediğini pek anlayamamıştım. Ama ne fark eder? O sene öylesine iyi oynuyordum ki, Kobe şampiyonluk şansımızı mahvedemezdi.

Sezon boyunca 67 galibiyete ulaşmıştığımız yetmezmiş gibi MVP ödülünü kazamıştım. Babamı[5] (Çavuş Philip Harrison) arayıp mutlu haberi verdim. Birdenbire dayanamayıp ağlamaya başladı. Hayatım boyunca bana "gözyaşları zayıflık alametidir" diyen adam hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Sakinleşince, eğer şampiyon olamazsam koca götlü yeni ödülümün tadını çıkaramayacağımı söyledi.
Babam haklıydı. Şampiyonluk ya da hiçbir şey senesini yaşıyorduk. Sacramento'yla son maça uzayan çok zor bir seri geçirmiştik. Her iki takım da birbirlerine karşı nefret beslemeye başlamıştı. Lakers'ın Kobe için takas ettiği Vlade Sacramento'daydı ve eminim ki her türlü motivasyona sahipti. Chris Webber'ı da saymalıyız. Peny Hardaway uğruna feda etmeleri için Orlando Magic'i ikna etmiştim.

4. maçı kazandıklarında taraftarlar çılgınca üstümüze geldiği için Ron Harper tribünlere dönüp şampiyonluk yüzüğünü gösterdi. Bu defa "Shaq'le beraber olmaz (Not with Shaq!)" diye tempo tutmaya başladılar. Son maçta 32 sayı, 18 ribaunt yapacaktım. Ne yalan söyleyeyim, aslında Kings beni endişelendirmişti. Onları elediğimiz için mutluyum. Hoşçakal Sacramento.

Sonraki turda Phoenix'i rahat geçmemize rağmen konferans finallerinde şu meşhur Portland serisine çıktık. Evet, 7. maçın son çeyreğinde kendimizi birdenbire 15 sayı geride bulduğumuz seri[6]. Son çeyrekte 9 sayı atacaktım (Kobe'nin pasında yaptığım canavar smaç da dahil.) ama beni en çok mutlu eden skoru eşitleyecek iki serbest atışı da sayıya çevirmem oldu herhalde.
Final serisinin neredeyse hayal kırkılığını olduğunu söyleyebilirim. Indiana yıkık dökük bir takımdı. Koçları Larry Bird, onları çok iyi hazırlamıştı ama basit bir gerçeği değiştiremezlerdi: Daha iyi bir takımdık. Beni tek kişiyle savunmaları da cabası. Lütfen. Sen daha iyi biliyorsun Larry. İlk maç istatistiklerim: 43 sayı ve 19 ribaunt. Maç sonrası gazetecilerin yönelttiği "sen olsan kendini nasıl savunurdun" sorusuna cevabım belliydi: "Savunmazdım. Sakat numarası yapıp eve giderdim."

Hedefe ulaştığımızda, şampiyonluğu yalnızca kendimiz için kazanmadığımızı anlayacaktım. Kızımı öptüğümde, ailemle, takımdakilerle, arkadaşlarımla kucaklaştığımda herkesin yanımda olduğunu fark ettim; Jack Nicholson, SnoopDogg, Will Smith... Birdenbire tüm Los Angeles benimle kucaklaşmak istiyordu. Herkes bir winner'ı sever. Ve o günden sonra hiçkimse "Shaq kazanamaz" diyemez.
2000 şampiyonluğu hakkında üzücü olan tek şey vardı: Kazandığımızda Jerry West'i görememiştik. İnsanlar Jerry'nin bâtıl inançları ya da gerginliği yüzünden maçı izleyemediğini söylüyorlardı ama kısa süre sonra gerçek sebebi öğrenecektim: Phil ve Jerry arasında güç savaşına benzer bir ilişki vardı.
Jerry West'i sevmeme rağmen gerçekten anlamlı bir konuşma yaptığımız zamanlarda beni haşlamakla meşgul olurdu. Arada sırada iyi maç çıkardığımı söyler ve birkaç tavsiyede bulunurdu ama onunla beraber vakit geçirmezdim. Fakat ayrılması gündeme gelince (Sanıyorum Jerry Buss para ödemek istemiyordu.) kameralar karşısında fikrimi söyledim: "Eğer Jerry West yoksa, ben de burada olmak istemiyorum."
Nihayetinde gitmek zorunda kalacaktı. Çöküş o gün başlamıştı belki de. Beni arayıp, "ben gidiyorum Shaquille" dedi. Yapabileceğim bir şey olup olmadığını sorduğumda cevap verdi: "hayır, benim için yeni bir yere gitme vakti gedi." Üzülmüş gibiydi. Hem bizim, hem de Magic'in şampiyonluklarında tüm parçaları bir araya getiren yöneticiydi Jerry West. Göreve gelen yeni isminse beni asla kollamadığını[7] söyleyebilirim: Mitch Kupchak. Umursadığı yalnızca iki kişi vardı: kendisi ve Jerry Buss.

2001
2001'in favorisiydik. Tabii ikinci şampiyonluğu kazanmak, ilkinden çok daha zor olur. Yüzüğü kazanan herkes özel olduğunu hissetmeye başlar çünkü (ben dahil). Hepimiz kendimizi The Man gibi hissediyorduk. Tabii yalnızca yegane baba adam olabilirdi: Ben. Kobe ise takımın dizginlerini alma vaktinin geldiğini düşünüyordu. Elbette ki sorunlar yaşamamız kaçınılmazdı. 2000/01 sezonuna 11 mağlubiyet 23 galibiyetle başlamıştık ve Kobe sinirlerimi zorluyordu. Hâlâ üçgen hücuma ısınamamıştı ve topu alıp kendi kendine oynadığında hiçkimse mutlu olmuyordu. Herif bir türlü anlayamamıştı: "Peki ya şut girerse?" Hücumu mahvettin dostum. 38 sayı atıp pas vermeyi reddettiği bir maçtan sonra takasını istedim. Tabii şaka yollu (gibi). 

Belki de sezon boyunca başımıza gelen en güzel olay, Kobe'nin 9 maçlığına sakatlanıp kenarda oturmasıydı. Daha önce de söylediğim gibi, Kobe zeki bir adam. Kenarda oturup 9 maçın 8'ini kazanışımızı izlerken, top hareket edip hepimizin eline değdiğinde daha iyi oynadığmızı fark etti. 

Hakkını yemeyelim. Geri döndüğünde başka bir oyuncuya dönüşmüştü[8]. Biz de başka bir takım olduk elbette. Tüm kariyerimin en tatmin edici dönemini yaşamak üzereydim.

Önce can düşmanlarımızdan biri olan Blazers'ı süpürdük. Akabinde, tahammül edemediğim, Queens diye hitap ettiğim Sacramento Kings'le karşılaştık. Seri boyunca ulaştığım rakamlar şöyle: 1. maç: 44 sayı, 21 ribaunt; 2. maç: 43 sayı, 20 ribaunt; 3. maç: 21 sayı 18 ribaunt; 4. maç: 25 sayı 10 ribaunt (Elveda Kraliçeler). Konferans finallerinde Spurs ile karşılaşacaktık, yani Tim Duncan'la. 2000 sezonunda Duncan sakatlandığı için San Antonio ile playoff'larda mücadele edememiştik. Kafamda tek düşünce vardı: kazandığım şampiyonluklardan en az birinde, en değerli rakibimi alt etmeliyim.

İlk 2 maçı kazandık. Sonraki maçın 3. çeyreğindeyse tam 15 sayı gerideydik. Duncan olağanüstü oynuyordu. "Böyle bir şey olamaz" diye içimden geçiriyordum, Kobe de aynı şeyleri düşünmüş olmalı. Çıldırıp maçı tek başına alacak, Spurs hiçbir karşılık veremeyecekti. Maçtan sonra röportaj verdim: "O benim idolüm." Aslında şaka yapmıyordum bile.

San Antonio'yu süpürdük (Evet, duydunuz mu? San Antonio'yu süpürdük!). Hâlâ playoff'larda maç kaybetmemiştik. Tâ ki Philly ile karşılaşıncaya dek. İlk maçı kaybettikten sonra gazeteler Mutmbo'yu (2001'in en iyi savunmacısı) övüyorlardı: "Dikembe Shaq etkisini yok edecek." Artık yalnızca Sixers'ı yenmek değil, Dikembe'yi parçalamak istiyordum[9].
Yalnızca 4 maç sonra şampiyonluğa uzandık. 2001 kutlamalarıyla ilgili hatırladığım en güzel enstantane babamın sahaya gelip gözlerimin içine bakması ve "seni seviyorum" demesiydi herhalde. Yaşlı adam pek böyle konuşmadığı için bir anlığına nefesim kesilmişti. Seri bittikten sonra Jerry West de arayıp hem Sixers'ın, hem de Mutombo'nun özgüvenini unufak ettiğimi söyledi: "Çeviklik, ayak hareketleri, denge, güç... Tek taraflı bir boks maçı izler gibiydim. Dövüşü durdurmaları gerekiyordu. Dikembe'yi öylesine domine etmiştin ki, bunun âdil olmadığını düşündüm."

Gelmiş geçmiş en büyüklerden birinin, hatta ligin amblemi ("The Logo") olan bir adamın böylesi övgülerine mazhar olmak tam anlamıyla çok özel. Basketbol dünyasının tepesindeydim artık. Şampiyonluk kutlamalarında önümüzdeki sene yine kupaya ulaşacağımızı söyledim (tıpkı 2000'de iddia ettiğim gibi.).
                                                
(Hayır, bu videoyu şampiyonluk kutlaması için değil, Mark Madsen'ın dansı için koyuyorum.)

2002
Sezon öncesinde ayak parmağımdan ameliyat oldum. Yalnızca kamp dönemini kaçıracağım küçük bir ameliyat. Parmağımdaki eklem iltihaplanması ciddi sorunlar yaşatıyordu. Muhtemelen yapmam gereken daha ciddi bir ameliyat vardı ama kazanmaya başlamışken uzun süre basketboldan ayrı kalmak istememiştim. İşe yaramayacaktı. Sezon boyu ağrılar boğuşacaktım.

Sacramento ile bir hazırlık maçı yapmak için Las Vegas'a gittiğimizde eğlenmek için gece kulübüne koştuk; ben, B-Shaw, D-Fish. Birdenbire Doug Christie ve eşi hakkında rap yapmaya başladım[10]. Diğer oyunculardan da bahsediyordum: Mike Bibby, C-Webb, Vlade... Üstelik hemen hepsi oradaydı.
Normal sezonda Pasifik liderliğini Kings'e kaptırdık ve konferans finallerinde eşleştik. Maç değil, kan banyosuydu adeta. Herkes birbirine hakaretler yağdırıyordu. 3 maç son saniye şutlarıyla bitti. Mesela 4. maçta Big Shot Bob son saniye şutunu yollamıştı[11]. Yedinci maçı kazandıktan sonra otobüste gidiyorduk. Birden dayanamayıp popomu taraftarlara gösterecektim[12].

Finaller'de Nets ile karşılaştık. Kings serisinden sonra hiç zor gelmedi. Üçüncü maçta Nets oyuncuları kazanabileceklerini düşünmeye başlamışlardı. Fakat Jason Kidd'in şutunu tribünlerin üçüncü sırasına gönderdim. Kobe ise spining jumper'ı yollayıp işi bitirdi.
Nets'i süpürüp üçüncü yüzüğüme[13] ve MVP ödülüne ulaştım. Kobe yanıma gelip "tebrikler en büyük" deyince karşılık verdim: "Tebrikler, en dominant."

Bu defa parmağımdaki sakatlık sebebiyle 4. şampiyonluğu garanti etmedim. Yaz ayları biterken ameliyat olacaktım. Lakers maceram gitikçe daha karmaşık bir hâl alacaktı[14].

__________________________________________
[1]Bunları biliyor muydunuz: Salvia deyu şamanik ritüellerde kullanılan garip bir halüsinojenik bitki var; adaçayı familyasından, hatta adaçayının kardeşi. Kenevir de adaçayının uzaktan akrabasıymış. Hatta adaçayı Anadolu'da ev tütsülerken, ölü uğurlarken kullanılır.

[2]Phil Jackson'ın kullandığı bazı garip teknikler hakkında yaklaşık iki ay önce bir şeyler karalamıştım. Okumayan varsa, şu an okuduğu kelimelerin üstüne tıklayabilir.

[3]Robert Horry'nin lakabı

[4]Shaq şöyle yazmış: "Y'all my niggers, y'all like brothers to me."

[5]Shaq üvey babasına hitap ederken baba diyor.

[6]Maçın için torrent'e müracaat ediniz. YouTube-perver bir bünyeyseniz görüntü kalitesi düşük ama şöyle bir link var: Link
[7]Tabii Shaq biraz fazlaca eğlenceye düşkün ve herkesin kendisi gibi sıcakkanlı olmasını bekliyor. Mesela kitabının  başka bir bölümünde Kareem kendisine soğuk davrandığı için sitem ediyor (ki Karem'in zaten arkadaşlarıyla çok candan ilişkiler kurmadığı anlatılır.). Bir gün aynı lokantada Godfather dediği Wilt'i görmüş. Yanına gelip "n'aber genç adam" demesini beklemiş ama gerçekleşmeyince üzülmüş. müşmüş. Herkes senin gibi cıvık acuze değil Shaq. Yapacak bir şey yok.


[8]Kobe'nin 2001 istatistikleri: 28.5 sayı, 6 ribaunt, 5 asist. Playoff'larda ise kariyerinin en all-around performansını yaşadı: 29.5 sayı, 7.3 ribaunt, 6.1 asist (kariyeri boyunca playoff'larda tutturduğu en yüksek ribaunt ve asist ortalamaları).

[9]Shaq 2001 Final İstatistikleri: 33 sayı, 16 ribaunt, 5 asist, 3.5 blok (Çekinmeyin lütfen, oha diye bağırın.)

[10]Jackie Christie. Kocasını kıskandığı için kadın gazetecilerle yapılacak röportajlara kendisi de gidermiş. Doug Christie Raptors forması giyerken (1996-2000) takımdaki kadın çalışanların soyunma odalarına girebilmesinden rahatsız olmuş ve Doug'ı başka bir odada soyunup giyinmeye ikna etmişti. Unutmadan, evliliklerini canlı tutabilmek için her sene evlilik töreni düzenliyorlar. Üstelik kendi aralarında düzenledikleri bir organizasyondan değil, davetlilerin katıldığı, kutlamaların yapıldığı gerçek bir törenden bahsediyorum.

[11]Bu maçta Lakers 24 fark yakalamıştı. Lakers farkı kapayıp (Tabii hakemlerin de seri boyunca Lakers lehine fazlaca düdük çaldıkları söylenir. Kings taraftarlarının çoğu şampiyonluğun kendilerinden çalındığını düşünüyorlar hâlâ.) maçı son hücuma taşıdı. Son saniyelerde Kobe'nin şutu kaçtı, ribauntu alan Shaq basketi bulamadı ve Divac'ın uzaklaştırmaya çalıştığı top Big Shot Bob'a geldi: 3'lük. Fantastik bir seriydi vesselam. Maçları kimin kazanacağını anlamak mümkün değildi. Hatta C-Webb 7. maçtan önce güzel bir açıklama yapmıştı: "Şimdiden 5 maç kazanmış gibi hissediyorum." Konuşuyorum ediyorum ama zaten Hido o seride yaklaşık 35 dakika ortalamayla oynadığı için Türkiye'de pek çok insan gaza gelip uykudan mahrum kalmak pahasına maçları izlemişti. Neyse, meşhur pozisyonun videosu için şöyle buyrun,

[12]Kitabında bahsetmemiş ama 7. maç sonrası Shaq otobüste Cheers isimli diziden esinlenerek şöyle bir performans sergilemişti:
Şampiyonluk kazanmak için her şeyini vermek zorundasın.
Sacramento bu senenin onların senesi olduğunu düşünüyordu
Fakat size söylüyorum: Hayır değil.
Vlade ise konuşuyordu: karşımızda ev avantajına sahip olmadan kazanamazsın
Vlade, aptal mısın?
Tekrar söylüyorum: Herkesin ismini bildiği yere gitmelisin.
Ve biz oyunun nasıl oynanacağını biliyoruz.
Evinizde kazanamayacağımızı söylemiştin
Kobe ise üstünden smaç bastı
Herkesin senin ismini bildiği yere gitmelisin.

[13]Repeat yerine Threepeat diyorlar. Ben de az kalsın tekrar yerine çiftrar diyecektim ama son anda beynime oksijen gitti.

[14]Trailer havası yakalamak isteyenler için: Spurs'e elenecekler, Jerr Buss ile Shaq arasında gerginlik yaşanacak, kavgalar sıklaşacak, Karl Malone ve Payton takıma katılacak, Shaq Kobe'yi ölümle tehdit edecek... Hepsi serinin devam post'unda.

Thursday, May 10, 2012

Knicks Elendi

Playoff'lar başlamadan önce Carmelo çılgın atıyor, her akşam 30+ sayılara ulaşıyordu. Herkes merak içindeydi; Carmelo Miami'ye karşı koyabilir mi? Lin'den sonra Shumpert'ın sakatlanması serinin kaderini değiştirecek, Knicks'i süpürülmeme mücadelesine itecekti. Playoff'larda büyük skorerlerden (Yani Carmelo gibi ligin en iyi 3 skorerinden biriyseniz) beklenen belli: takımın ne kadar kötü olursa olsun bir maçta 40+ at ve süpürülmeyi reddet. Geçen sene Boston serisinin 3. maçında olağanüstü oynamış ama ucu ucuna galibiyeti kaçırmıştı. Bu defa kendinden beklenen asgari başarıya ulaşmanın rahatlığını yaşıyor. Üst üste en fazla playoff maçı kaybeden (13) takım için galibiyetin anlamı büyük. Tabii Carmelo uzun yıllar süren uğraşları sonucu öyle bir istatistiğe imza atmış ki, insanlık olarak taşak geçmek zorunda kalıyoruz: 50+ playoff maçı oynayan basketbolcular arasında en kötü galibiyet/mağlubiyet yüzdesine sahip oyuncu (son 25 sene). Kritik anlarda ön plana çıkmakla övünen biri için olabilecek en boktan haber olsa gerek.
Knicks'in savunmasıyla maçları kazandığı malum. Tyson Chandler grip olduğu için ilk iki maçta iyi performans gösterememişti. Kabul. Fakat seri boyunca DPOY ünvanına yakışacak şekilde oynamadığı da aşikar. Zaten çemberi savunacak diğer isim Amar'e olunca... HAHAHAHA... Neyse siktir edin.

Shumpert'ın ön çapraz bağlarından sakatlaması büyük talihsizlik. Baron Davis'in sakatlık görüntüleri kusmak isteyenler için birebir. Fakat en çok konuşulan sakatlık Amar'e'den, yangın söndürücüleri yok etmeye and içmiş bir adamdan geldi. Gazeteler Amar'e'yi aptal ilan edecek, Knicks taraftarları nefretle dolacak, internet geyikleri zirve yapacaktı. Seneye ne olacağı meçhul. Yavaş tempo ve izolasyonlarla etkili olan Carmelo, run&gun'ın çocuğu Amar'e ile beraber oynamakta güçlük çekiyor. Fakat takas seçeneği pek mümkün değil; 3 sene için 60 milyon $'lık kontratla kimse Stoudemire'ı almaz gibi görünüyor.

                         
Office Space,  Amar'e ve Yangın Söndürücü


Hem Carmelo'nun, hem de Novak&JR önderliğinde 3'lük yağmurunun (çiseleyemediler bile) birer maç kazandıracağını düşünmüştüm. Miami centilmence süpürmeyi tercih etti. Artık Knicks cephesinde gözler yaz aylarına çevrildi; takas senaryoları, Lin haberleri, koç dedikoduları... Mesela şimdiden Phil Jackson'ın peşinde oldukları, senelik 15 milyon $'ı aşan[1] bir kontrat önerecekleri konuşuluyor. Şu sıralar emekliliğin tadını çıkaran Phil Jackson Vişnu ne verdiyse (salvia, peyote, adaçayı...) takılıp meditasyon yapıyor muhtemelen: "çoluk çocuğun egosunu törpülemekten imanım gevredi amk." Geri gelebilecek motivasyonu bulabilir mi? En son gördüğümüzde Dallas'a süpürülmemek için çaba harcayacak mecali kalmamıştı. 11 şampiyonluktan sonra, hâlâ çılgınca Knicks'i şampiyon yapmak istese[2] bile fiziksel durumu müsaade etmeyebilir.
______________________
[1]Gregg Popoviç 6 milyon $ ile zirvede şu an.

[2]Eski New York Knick oduğunu, Knicks'le şampiyonluk yaşadığını zaten herkes biliyor. Üstelik 12 sayısı da spritüalist muhabbetlerde epey yer tutar. Koç olarak 12. şampiyonluğunu Knicks'te yaşamak mega abartılı (Ne su kaçırması, ne hortumu; eşşeğe kanalizasyon borusu bağlamak gibi bir fenomen) bir başarı olur.