NBA Draft Lotaryası her sene yüzlerce dedikoduyla şenlenir; "İlk üç sırayı yönetim belirledi... Stern kendi seçtiği takıma birinci sırayı verdi... Stern aslında Deccal ve Illuminati'yle beraber kanlı bir diktatörlük kurmanın peşinde..." Birkaç örnek vererek ne demek istediğimi açayım:
1997: Spurs, Tim Duncan. Hakeem'in kariyeri düşüşe geçeceği için ülkedeki en büyük ve zengin eyalet olan Texas'ta başka bir dominant güç oluşturmak istiyorlar. Bu defa birinci sırayı San Antonio'ya peşkeş çektiler.
2003: Cavs, LeBron James. 1970'te kurulan camia, bir kere bile NBA Finalleri'ne yükselemedi. Üstelik Browns'ın 1964 NFL Şampiyonluğu'ndan beri şehre hiçbir kupa gitmiş değil. Adeta lanetliler. En nihayetinde NBA yönetimi olaya el koymaya karar verdi. LeBron doğduğu eyalette oynayıp takımını şampiyonluğa sürükleyecek ve şehrin kaderini değiştirecek.
2006: Raptors, Bargnani. Stern göreve geldiğinden beri ligi uluslararası platformda parlatıp küresel bir cazibe nesnesine dönüştürmek istiyor. Vince Carter sonrası yıldızı[1] kalmayan Toronto, NBA yönetiminin yayılmacı ve işgalci politikalarında kritik bir parça.
2008: Bulls, Derrick Rose. Birleşik Devletler'deki en büyük 3. şehir, Michael Jordan sonrası basketbola ilgisini kaybetmişti. Ben Gordon, Kirk Hinrich, Luol Deng gibi iyi ama küçük parçalarla başarı yakalayamayan Bulls süper yıldıza muhtaç. Yalnızca %1,7 şansları olmasına rağmen David Stern piyangoyu kendi istediği şekilde ayarladı.
2009: Clippers, Blake Griffin. Ülkedeki en büyük ikinci şehir Los Angeles. Şehirde futbol takımı olmamasına rağmen iki basketbol camiası var ama aralarında rekabetin ateşli olduğunu iddia etmek imkânsız, hatta dangalaklık. Chicago'daki iki baseball takımı gibi (White Sox, Cubs) bir kutuplaşma yaratılırsa, izleyeceğimiz derbiler lige bambaşka bir renk katar. Clips'in taraftar kazanması için mega spektaküler Blake Griffin'den daha uygun bir isim düşünülebilir mi?
2011: Cavs, Kyrie Irving. The Decision sonrası moralman çöken ve bir önceki sene lig birincisi olduğu hâlde bu defa 20 galibiyete bile ulaşamayan[2] camianın süper yıldıza ihtiyacı var. Şehir basketboldan tamamen soğumuş durumda. Bu kirli oyunu planlayabilecek kim var? David Stern.
Hazırsanız, çok acayip bir sihirbazlık numarası yapacak ve yukarıda saydığım tüm dedikoduları yalnızca 3 kelimeyle yok edeceğim: New York Knicks. Apoletlerini say say bitmez; Amerika'daki en büyük pazar, en fazla konuşulan camia, en ünlü salon... Knicks'in NBA'e kattıklarını tam anlamıyla kavrayabilmek için 1973 şampiyonluğundan sonra yazılanlara bakmak gerek; binlerce gazete köşesi, yüzlerce makale, onlarca kitap. 90'ları domine eden Bulls hakkında bile bu kadar fazla konuşulmamış[3] olabilir (Biraz abartmış olabilirim. Ama çok değil, biraz.). Şimdi de Knicks draft tarihine bakalım. Tarihteki en dedikodulu draft hangisi? Muhtemelen 1985. Patrick Ewing New York'a gitmişti[4]. 27 senedir bir daha asla ilk sıra hakkını elde edemediler, hatta 86'dan beri ilk 5'e bile giremediler. Üstelik defalarca lotaryaya kalmışlardı; mesela 2003 (LeBron/Wade/Anthony/Bosh) ve 2008'de (D-Rose).
Yao 2002'de lige girmişti. İlk sıradan Yao'yu seçen takım Rockets. Yani Houston. 3 adımda bir Asyalı'ya rastlanılan Chicago değil. 500.000 Çin kökenli insanın yaşadığı New York değil. 1975'ten beri şampiyonluk yaşamamış San Francisco/Oakland değil[5]. Lig yönetimi, eline geçen en büyük küresel pazarlama silahını Houston'a mı verdi yani?
Lâfı yine uzattım da uzattım. Hornets ile ilgili muhabbetlere geçiyorum. Doğal felaketlerle yıkılan eyalette basketbol sevgisini yeşertmek istiyorlar (Zaten şehirde pek sevilen bir spor değil.). 2008'den sonra 2014 all-star haftasonu da New Orleans'a verildi hatta. Takımın başka bir yere taşınmaması NBA yönetimi için birinci öncelik. New Orleans Saints'in sahibi Tom Benson, Hornets ile ilgilendiğini açıklayınca David Stern sevinçten serotonin işemişti: "New Orleans ülkenin hazinelerinden biri. Biz de Hornets için mükemmel bir aday bulduk." O günlerden beri meşhur bir iddia var; Benson, draft birinci sırası karşılığında takımı satın almayı kabul etmiş. %13.7 şansları olmasına rağmen lotaryayı, yani Anthony Davis'i kazandıkları için herkes kafayı yedi tabii. İnternet tam anlamıyla çıldırmış hâlde; forumlar, blog'lar, twitter...
Derrick Williams şöyle bir tweet atmış: "Neden artık çekilişi canlı yayında göstermediklerini merak ediyorum."
Ben Derrick Williams'ın sorusunu yanıtlayayım. Basına kapalı çekilişe lotaryadaki her takım bir temsilci gönderiyor (katılan gazetecilerden, bağımsız saymanlardan bahsetmedim bile.). Eskisi gibi zarf kullanmak yerine bindelik hesapların bile göz ardı edilmediği bir top çekilişi yapıyorlar. Anlayacağınız bu dedikoduların neredeyse tamamı abuk subuk iddialar. Gülüp geçmekte fayda var.
Bana sorarsanız (Önce bana soracaksınız!), Hornets'in kazanmasına sevindiğimi bile söyleyebilirim. Bütün takımlar sezon sonunda tanking'le uğraşıp bile bile kaybederken Hornets kazanmaya çalışıyordu. Kara gözlüm, tek kaşlım Anthony Davis'in neler yapabileceğini çok merak ediyorum[6]. Üstelik katıldığı bir programda espriyle karışık "Kobe çok acayip bir oyuncu. Onu durduran isimlerden biri olmak istiyorum. Karşılaşmamızı beklemekteyim" dedikten sonra, Lakers'ın Hornets'le yapacağı ilk maç mutlaka seyredilmesi gereken televizyon şovları listesine üst sıralardan giriş yaptı.
________________________
[1]Havasından mı, suyundan mı, bilemiyorum ama Toronto'daki süper yıldızlar yumuşak oluyor: Vinsanity ("Tırnağım kırıldı, bu gece oynayamam."), T-Mac ("Madem playoff'lardan eleniyoruz, kameralar önünde arkadaşlarımla şakalaşıp kahkahalar atayım bari."), Chris Bosh ("Ömer topu tutmak için yere atlarken bana çarptı. Yuh amk, ayıp diye bir şey var.")...
[2]2010 Cavs: 63-19; 2011 Cavs: 19-63. En azından simetrik olarak sıçtılar (Böyle bir düşüşü teknik olarak açıklamak mümkün değil. Camianın havası kaçmıştı adeta.).
[3]1973 Knicks. Rastgele gazete yazılarına bakınca şöyle iddialara rastlıyoruz: "Earl Monroe+Frazier açık ara gelmiş geçmiş en iyi guard ikilisi, DeBusschere gelmiş geçmiş en underrated oyuncu, Willis Reed'in Wilt'i en iyi savunan basketbolcu olduğu yetmezmiş gibi ilk 5 uzun arasında gösterilmesi lâzım..." Anlayacağınız mevzuubahis New York'sa mantık teferruat.
[4]Blog'da kullandığımız üstün teknoloji sayesinde zaman yolculuğuna çıkıyoruz. Sene 1984. Patrick Ewing'in Bill Russell'ın upgrade edilmiş hâli olduğu, defalarca şampiyonluk yaşayacağı düşünülüyor. Draft'a girerse çok büyük ihtimalle Hakeem, MJ ve Barkley'nin önünde seçilecek. Fakat Ewing bir sene daha kolejde kalmaya karar verdiği için NBA tarihi tamamen değişiyor.
[5]Gereksiz bilgi: Toplam nüfusa oranla en fazla Çin asıllı Amerikan vatandaşının yaşadığı şehir San Francisco. Merkez şehirdeki insanların %33'ü Asya (%21'i Çin) asıllı. Bu alanda üçüncü şehir de Oakland.
[6]Merak ediyorum. Çünkü yalnızca birkaç maçını seyrettim bugüne dek. NCAA ile alakam yok. Sıska oyuncuların hafif faullerde 3 metre uçuşunu görünce, kolej liginde NBA'den daha sert savunma yapıldığına dair garip bir illüzyon oluşuyor. Yapmayın, etmeyin.
Hele şükür tercümeyi bitirebildim (Bir ara hiç bitmeyeceğini, ebediyen bu kitabı çevireceğimi sanmıştım.). Her zamanki gibi ucundan kıyısından kırptım biçtim, böldüm yönettim. "Hangi zaman" diye düşünüyorsanız, muhtemelen yazı serisinin diğer bölümlerini okumamışsınız demektir. Vakit kaybetmeden,
Shaq'in gözünden Lakers Hanedanı bittiğine göre vakit kaybetmeksizin playoff heyecanına geri dönüyoruz. Başka bir çeviride görüşmek üzere. Beni bekleyin anacığım.
Mağlubiyet
3 farklı ameliyat seçeneğim vardı; daha önce denediğim ama işe yaramayan küçük bir operasyon, beni birkaç ay basketboldan uzak tutacak standart ameliyat ve balerinler için kullanılan, rahatsızlığı tamamen yok edecek uzun bir tedavi. Son seçeneği kabul etmek istemiyordum. 6 ay boyunca oynamamak kulağa korkunç geliyordu çünkü. Phil Jackson ise ısrar etmişti: "Sakatlığın çok ciddi ve zıplamanı engelliyor. Vücudunun diğer bölgelerine çok yük biniyor. Eğer bu işi hâlledersen 40 yaşına dek oynayabilirsin." Keşke Phil'i dinlemiş olsaydım. Kazanıyorduk. Tedavi süreci gözümde büyüyordu: tam 6 ay. Kontratımı uzatmak için yaptığımız görüşmelerde ilerleme kaydedememiştik üstelik. İkinci seçeneği kabul ettim. Yardımcı oldu mu? Biraz. Fakat sakatlığım asla geçmeyecekti.
Hem karar vermek, hem de doğru doktoru bulmak epeyce zaman aldı. Ameliyat için yaz mevsiminin sonlarına dek bekleyecek ve sezonun ilk 12 maçını kaçıracaktım[1]. Harekete geçmekte niye bu kadar geciktiğimi soran bir gazeteciye şöyle söylemiştim: "Basketbol sezonunda sakatlandığıma göre, basketbol sezonunda iyileşeceğim." Phil memnun olmamıştı; tabii Jerry Buss da. Söylediğim en zekice cümle değildi muhtemelen.
Sezona 11-19'la başlamamıza rağmen toparlanıp 50 galibiyete ulaştık. Fakat Spurs'e elenecektik. Soyunma odasına sessizlik hakimdi. 3 şampiyonluk kazanmış ve birdenbire eski hikâye olmuştuk. Yaz öncesi Kobe ile mahalleli arkadaşlar gibi kucaklaşıp ayrıldığımızı hatırlıyorum.
Aramızdaki inişli çıkışlı ilişkiye rağmen kazanmak için birbirimize muhtaç olduğumuzu biliyorduk. Geçmişe dönüp Kobe hakkında yaptığım eleştirilere göz atın; bir kere bile çocuğun oynayamadığını söylemedim. Kobe'yle benim hakkımdaki en çılgın şey, antrenmanda asla sorun yaşamamış olmamız herhalde. Sahaya çıktığımız an, tüm probemler yok olurdu. Gazeteciler sürekli bir diğerimiz hakkında sorular sorar, bizi kışkırtmaya çalışırlardı. Peki sonuç? Yüzükler, şampiyonluklar, efsane statüsü...
Kobe ve ben farklıydık. O, büyük olmayı obsesyon hâline getirmiş, tam anlamıyla hırslı bir insandı. Ben de büyük olmak istiyordum elbette. Fakat hayatta başka şeylere de önem veriyorum. Kobe'yi hem çok özel, hem de çok sinir bozucu yapan o mutlak konsantrasyon bende yoktu.
Çöküş
Dürüst olacağım. Çocuğun bir geek olduğunu, odasında sürekli bir şeyler okuyup çalıştığını (SAT sınavından tam puan mı ne almış.) sanmıştım. Colorado vakası gerçekleştiğinde bu yüzden şok olmuştum. 2003 yaz aylarında Jerome[2] yanıma gelip heyecanla konuşmaya başladı: "Ne duyduğuma inanmayacaksın." 19 yaşındaki bir kızın Kobe'yi, otel odasında kendine tecavüz etmekle suçladığını anlattı. İnanamamıştım: "Ciddi misin yoksa beni kandırıyor musun Jerome?" Böyle bir olaya karışabileceğini asla tahmin edemezdim çünkü.
Olayın en şaşırtıcı yanı, Kobe'nin kampa katıldıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi davranmasıydı. Yalnızca fazladan birkaç bodyguard tutmuştu ve biraz daha hırslı oynuyordu. Kobe; elindeki kartları asla göstermeyen, sürekli poker face takınan bir adam.
Haberleri duyar duymaz Jerome ile Kobe'ye mesaj yolladım: "Evimin kapıları ardına kadar açık. Medya baskısından uzaklaşmak istediğinde ailenle beraber benim evimde kalabilirsin." Jerome ile konuştum: "Neye ihtiyacı olduğuna, neler yapabileceğimize bir bak." Jerome birkaç kere aramış olsa da ses soluk çıkmadı.
Tesislerde Kobe'yi görünce hiçbir şey söylemedim. Belki de hatalıydım. Aslında onun bir şeyler söylemesini bekliyor, özel hayatına burnumu sokmak istemiyordum. Vakti geldiğinde yaşananlardan bahsedeceğini düşünmüştüm ama asla konuşmayınca yalnız bırakmayı tercih ettim. Tabii daha sonra Kobe'ye daha fazla yardım teklif etmediğim için üzüldüğünü duyacaktım.
Kameralar karşısında konuşmamaya özen gösteriyordum[3]. Ciddi bir suçlamayla karşı karşıyaydık ve neler olduğuna dair hiçbir fikrim olmadığı için işin içine girmek istememiştim. "Yorum yok" dememle yetinmeyen gazetecilere kesin cevaplar veriyordum: "Yargı sürecine inancım tam. Kobe'nin bütün suçlamalardan beraat edeceğini umuyorum."
Birbirimizin küçük kusurlarını bulup atıştığımız onca seneden sonra ilk kez aramızda gerçek bir düşmanlık vardı. Kobe'nin açıklamalarında benden bahsetmesi de ilişkimizi iyi etkilemedi ellbette. Gazetelere göre polislere, benim başım ne zaman belaya girse insanları rüşvetle susturduğumu söylemişti. Çok acayip. Öncelikle hangi beladan bahsediyorsun? İkincisi, başım belaya girse bile nereden bilecektin ki? Asla benimle beraber takılmadın, asla.
2003/04 hazırlık kampında Kobe diz sakatlığından dönüyordu. Muhabirlere, "Kobe tam anlamıyla iyileşmeden önce skorerden çok pasör olmalı" dedim. Şimdi dönüp geçmişe baktığımda iğneleyici bir laf etmeye çalıştığımı anlıyorum. Eski alışkanlıklar... Tabii Kobe hemen geri ateş edecekti: "Kısaların oyununa karışma ve sahada durman gereken yerde bekle."
İşte Los Angeles'taki son sezonum böyle böyle başladı. Gerilimi hissedebiliyordunuz; sürekli birbirimize laf atıyorduk.
Bir yandan kendi meselelerimle uğraşıyordum. Lakers'ın kontratımı uzatmasını istiyordum ve taraflar birbirlerine bazı sözler vermişti. Eğer Karl Malone ve Gary Payton'ı daha az para karşılığında Lakers'a gelmeye ikna edebilirsem kontratımla ilgileneceklerini söylediler. Telefonda, gelecekte Hall of Famer olacak iki basketbolcuya yalvarmaya başladım; kolay olmayacaktı. Karl'ın Utah'ta hem manevî mirası, hem de masada bırakacağı birkaç milyon doları vardı. Gary Payton için de hayat çok farklı değildi. Fakat ben üstüme düşeni yapıp ikisini de ikna etmeyi başardım.
Lakers ise hiçbir hamlede bulunmadı. Kontratın gerçekleşeceğine dair hiçbir işaret yoktu. Sezon öncesinde Hawai'de bir maç yapıyorduk. Coşmuştum; attığım yaklaşık 30 sayı, taraftarla kurduğum bağ... Hissediyordum. Fade away'i gönderdim ve Jerry Buss'ın önünden geçerken bağırdım: "Bana paramı ver!" Hoşuna gitmeyecekti. Tepesinin attığını söyleyebilirim hatta. Onu rezil ettiğimi düşünmüştü.
Menajerim beni arayacaktı: "Shaq, böyle bir şey yapamazsın." Sadece eğlencesine takıldığımı söylmeme rağmen sakinleşmemişti: "Her şeyi mahvettin. Saygısızca davranmak pazarlıklara yardımcı olmayacak."
Sınıra dayanmıştım. Kontratım yenilenmeyebilirdi. Kobe ise hapse girme tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Hıncımızı birbirimizden çıkarıyorduk. Sezon başlarken antrenör ekibi ikimizi de yanlarına çağırdı: "Medya önünde başka tartışma yok. Aksi taktirde her ikiniz de cezalandırılacaksınız."
Herkes ilişkimizin patlama noktasına geldiğinin farkındaydı. Mitch Kupchak ise asla bizimle ilgilenmemişti. Sürekli etrafta olan Magic Johnson tek kelime bile etmiyordu. Fakat Phil bıkmıştı. Karl Malone ve Gary Payton gıcık olmuşlardı. En sonunda teslim oldum: "Pekala, benden bu kadar, artık susuyorum."
Peki ne olsa beğenirsiniz? Kobe, bahsettiğim görüşmenin hemen ardından röpotaj verdi. Şişman ve formsuz olduğumu, ayak parmağımdaki sakatlığı bahane ederek daha fazla boş zaman istediğimi oysa sakatlığın ciddi bile olmadığını iddia etti (Tabii. Yalnızca kariyerimi bitirdi amk.). Üstelik iki Hall of Famer neredeyse bedavaya oynarken benim kontrat peşinde olduğumu söylemişti.
Oturmuş röportajı izlerken patlamak üzere olduğumu fark ettim. Birkaç saat önce koça söz vermiştik. Ateşkesin ihlali demekti bu. Herkese haber verdim: "Kobe'yi öldüreceğim."
O gece bizi durdurabilecek ender insanlardan biri olan Brian Shaw çaylak Devean George'dan bir telefon alacaktı: "Buraya gelmeni istiyoruz. İşler boka sardı. Shaq Kobe'yi yok edecek." B-Shaw emekliye ayrıldıktan sonra Lakers camiasında kalmıştı (Kuzey California'da scout ekibinde çalışıyordu.). Birkaç saat sonra Mitch Kupchak ve Phil de arayıp ertesi sabah tesislerde beni sakinleştirmesini söylemişler. Jerome olaylardan haberdar olunca sabahleyin erkenden beni almaya gelmiş ama evden çıktığımı öğrenmişti. Sabahları erkenden kalktığımda tehlikeli bir adam olduğumu biliyordu.
Brian Shaw tesislerde beni bekliyordu. Senelerdir benimle birlikte olduğu için ne zaman konuşmayı bırakıp yumruklarımı sıkacağımın farkındaydı. Brian'ı görür görmez lafa girdim: "Seni mi gönderdiler? Umrumda bile değil. Kobe'nin kıçına tekmeyi basacağım." İçeride, tiyatro dediğimiz odada beklememi söyledi ve Kobe'yi karşıladı: "Shaq seni öldürecek. Gördüğü yerde çanağını tokmaklayacak." Kobe hafifçe sırıtıp, "ne yani korkmuş olmam mı lazım" diye sordu. "Evet," dedi Brian, "bu defa ciddi."
Horace Grant ve Karl Malone, eğer kendimi kaybedersem fiziksel olarak beni engelleyebilmek için tiyatroya geldiler. GP bu iş için çok küçüktü ama Shaqobe dramasını kaçırmamaya niyetliydi.
Sonunda karşı karşıya geldik; birbirimize bağırıyor, lakaplar uyduruyor, lanet okuyorduk. Hareketlenmeye kalktığımda Brian araya girip ikimize de oturmamız gerektiğini söylüyordu. Önce benimle konuşmaya başladı: "Shaq çocukça davranıyorsun. Sezon öncesi Dampier'ın üstünden smaç basınca beyinsiz gibi davranıp Jerry Buss'a bağırdın: Ücretimi öde! Ve şimdi bu aptallığın geri dönüp kıçını ısıracak." Cevap vermek istedim: "Çünkü Jerry Buss kontratımı uzatacağını söylemesine rağmen harekete geçmemişti." Fakat B-Shaw konuşmama fırsat vermeden araya girip Kobe'ye döndü: "Shaq her sene dayak yiyor, senin de bildiğin gibi. Phil, yaz aylarında dinlenip vücudunu yenilemesini istemişti. Phil her zaman Shaq'in forma girmesi için kendine vakit ayırmasını söyler zaten." Şimdi sıra Kobe'deydi: "Fakat ben her yaz deli gibi çalışıyorum..."
B-Shaw tekrar sözü aldı. 2003 playoff'larında kaybettikten sonra medya önünde daha atletik ve genç olmamız gerektiğini söylediğimizi, kendisinin ve Robert Horry'nin bu sebeple işlerini kaybettiklerini anlattı: "Kendinizle öylesine meşgulsünüz ki hiçbirimizi düşünmüyorsunuz."
Şok olmuştum, B-Shaw haklıydı. Her ikisine de yeni kontrat önerilmemesine sebep olmuştuk. Yalnızca politically correct cevabı vermeye çalışıyordum oysa. Kobe B-Shaw'ı dinlemeye çalışıyordu ama kendini daha fazla tutamayıp bana baktı: "Her zaman abim olduğunu ve benim için her şeyi yapacağını söyledin. Fakat Colorado vakasından sonra beni asla aramadın."
Aramıştım. Herkes Jerome'un beni temsil ettiğini bilir. Jerome benim yerime Kobe'yi aradı -iki kez. Fakat asla telefonu açmamıştı. Cevap verdim: "Seninle konuşmaya çalıştık ama hepimizi uzak tuttun. Hiçbir şey söylemedin ve bu odadaki hiçkimse Colorado'da tam olarak neler yaşandığını bilmiyor."
Colarado'da neler yaşandığını bugün bile bilmiyorum. Kobe asla net olarak anlatmadı. Tüm bildiklerim gazetelere yansıyan raporlardan ibaret. Nihayetinde Kobe cinsel ilişki yaşadığını kabullencek ama zorlama olmadığını açıklayacaktı.
Bir şekilde buradaydık ve arkasında durmadığımız için Kobe'nin üzüldüğünü öğrenmiştik. Bu yepyeni bir şey işte. Zerre sikinde olmadığımızı düşünmüştüm. "En azından kameralar karşısında beni destekleyeceğini sanmıştım" dedi Kobe, "bir de arkadaşım olacaksın."
B-Shaw, "Kobe nede böyle düşünüyorsun ki," diye sordu; Shaq sürekli parti verir ama sen asla gelmezsin, deplasmanda seni defalarca yemeğe çağırdık ama asla gelmedin, Shaq seni düğününe davet etti ama oraya bile gitmedin. Hatta evlendin ve hiçbirimizi çağırmadın. Şimdiyse bu hassas durumun içine düştün ve hepimizin senin için harekete geçmesini bekliyorsun.Seni tanımıyoruz bile."
Bu sırada GP ve Horace ucuz laflar gevelemeye başladılar: "takımı kötü etkiliyorsunuz, yapmayın beyler..." Herkes sakinleşmeye başlamıştı. Tâ ki Kobe'ye, "eğer bir daha gazetecilerle böyle konuşursan seni öldürürüm" diyene dek. Kobe omuzlarını silkip, "neyse ne" dedi.
Karl dayanamadı: "Bu iş bitmeli. Hepimiz bu önemsiz ve aptalca olaydan bıktık. Daha az paraya sizin boktan muhabbetlerinizle uğraşmak için Los Angeles'a gelmedim."
En sonunda ikimizi kucaklaştırdılar. Birbirimizin sırtına ovuşturup ateşkes yapacağımıza söz verdik. Fakat o günden sonra Kobe mevzuu benim için bitmişti.
Her şeye rağmen sezon ilk 25 maçımızın 20'sini kazanarak başladık. Kobe her gün tecavüz davasıyla uğraşıyordu ve suçlamalar düştüğünde bile stresten kurtulamayacaktı. Her şeyi düzeltmek için çok garip bir yol seçmişti: İnsan sınırlarını zorlarcasına atabildiğini kadar sayı atmak. Elbette ki mutlu değildim. Belli etmemeye çalışsak bile ilişkimiz tamamen yıkılmıştı. Saha dışında maç yapar gibiydik. Kobe gazeteciler aracılığıyla bana laf atıyordu, ben de başkalarını kullanarak cevap veriyordum.
Phil asla bu konu hakkında uzun uzun konuşmadı. İki alpha dog'la uğraştığını biliyordu çünkü. İki çılgın adam. Fakat oynuyor ve kazanmayı başarıyorduk. Phil beni neyin ittiğini biliyordu: Kobe; Kobe iten şey de belliydi: ben. 4 sene boyunca bizi yalnızca 1 kere yanına çağırdığını hatırlıyorum.
Şubat ayında Lakers ile pazarlıklarımız çıkmaz sokağa girmişti. İki seneliğine 21 milyon $ teklif etmişlerdi ve böylesi bir teklifi kabul etmem mümkün değildi elbette. 3 kere Finaller MVP'si olduktan sonra 10 milyon $'lık bir ücret kesintisi yapmak ve yalnızca iki sene mi garanti etmek istiyorlardı?
Pekala. Deli gibi davranmaya başladım mı? Evet. Yaklaşımları suratıma atılan bir tokata benziyordu. İçten içe daha fazla para kazanabileceğimi bildiğim için tekliflerini geliştirmezlerse yaz aylarında takasımı isteyeceğimi söyledim.
Sene sonuna dek Kobe'yle başka bir büyük olaya karışmaksızın oynamayı başardık. Brian bizleri idare etmek için yanımızdaydı. Komik değil mi? Camiayı önemsediğini söyleyen onca lider ve efsane, asla ama asla Kobe ve bana bir şey söyleyecek cesareti kendilerinde bulamadılar; Kareem, Magic, Kupchak... Yalnızca Brian Shaw bizimle uğraşabildi. 2011 olduğundaysa koçluk görevini ona vermeyi düşünmediler bile.
Birbirimizin damarına basmıyor olsak da bölünmüş bir takımda oynadığımız belliydi. Ya Kobe'nin adamı ya da Shaq'in adamı olmak zorundaydın. Hatta farklı antrenörlerimiz vardı. Eğer antrenman için Chip Schaefer beni kaydetmişse, Kobe Gary Vitti'yi kullanırdı. Çocukça şeyler. Anlattıklarım Los Angeles'taki son sezonum hakkında herkese bir fikir vermiştir umarım.
Ne olursa olsun normal sezondaki son 17 maçın 14'ünü kazandık. Tabii Karl Malone dizini incittiğinde şampiyonluk şansımız büyük yara alacaktı (Playoff'larda oynadı ama aynı adam olmadığı belliydi.). Ona sandığımızdan çok daha fazla ihtiyacımız varmış.
Spurs serisi 2-2 berabereydi. 5. maçın son saniyelerinde Duncan çok zor bir fade-away'i sayıya çevirince hepimiz şok olmuştuk. Artık 0.4 saniye içinde topu içeri sokup şut bulmalıydık. D-Fish. Panyadaki kırmızı ışığı görür görmez var gücümle soyunma odasına koşmaya başladım; şut iptal edilmeden önce oradan uzaklaşmak istiyordum.
Finaller'deki rakibimiz belliydi: Detroit. Hem Kobe, hem de ben çok daha iyi bir takım olduğumuzu hissediyorduk ama nasıl oynayacağımızı unutmuş gibiydik. Üçüncü maçtan sonra bana yöneltilen bir soruyu hatırlıyorum: "Topu defalarca sana indirirler ve sen de her seferinde skor üretirdin. Fakat bunu unutmuş gibisiniz." "Evet," diyecektim, "işte hayat hikâyem."
5 maç sonra Pistons'a mağlup olduk. Neredeyse şok edici bir haber. Hiçkimse mutlu değildi. Daha o akşam bir şeylerin ters gittiğini anlamıştım. Maç sonrası eşim Shaunie ile beraber otelde akşam yemeğine katıldık. Birdenbire içeri genelde böyle yemeklere pek gelmeyen Jerry Buss girdi. Kobe ve eşiyle konuşup gülüşüyor ama birkaç adım ötede oturan bizlere bakmıyordu bile.
1 hafta geçmemişti ki evde otururken Phil Jackson'la sözleşme yenilenmeyeceği haberini aldım. Shaunie'ye baktım: "Bitti."
Mitch kontratımı yenileyeceklerini ve hayat boyu Laker olacağımı söylemişti. Sonraki sahneye geçelim. Mutfakta oturup televizyonda Mitch'i seyrediyorum: "Shaq'i takas etmeyi düşünebiliriz." Lakers'la basit bir anlaşmamız vardı; pazarlıklar hakkında medyayla konuşmayacaktık. Ne ben, ne de onlar. Kontrat uzatma kararı alsak bile fikirlerimizi kendimize saklayacaktık. Fakat Mitch herkes Kobe'yle kesinlikle devam edeceklerini, benim için ise tüm opsiyonları gözden geçirdiklerini söylüyordu.
Bu kadar. Laker forması giydiğim günler o an bitmişti. Mitch anlaşmamızı bozmuştu ve artık ona güvenmem mümkün değildi. O sıralar Londra'da Wimbledon'ı izleyen menajerim Perry'i arayıp Mitch'in söylediklerini anlattım. Perry hemen Mitch'i arayacaktı.
Mitch, yalan söylemeksizin medyaya olanlardan bahsetmek istediğini anlattı: "Teklifimizi kabul etmediğiniz için Shaq'in takasını isteyebileceğimizi biliyor olmanız lazım."
"Fark etmez" dedi Perry, "buraya kadar."
-Nasıl yani?
-Mitch, 10 dakika içinde LA Times ile görüşeceğiz. 15 dakika içinde Orange County Register ile telefonda olacağız ve 20 dakika içinde ESPN'in son dakika haberleri yazan alt sekmesine bakınca ne demek istediğimizi anlayacaksın."
Aylar boyunca Mitch'in bana gelip konuşmasını bekledim: "Shaq artık yaşlanıyorsun ve bizim genç oyunculara ihtiyacımız var... Jerry Buss sana para ödemek istemiyor... Kobe seni burada istemiyor..." Fakat şimdi olanlar... Artık Mithc'e güvenemezdim. Artık Kobe'nin dizginleri elinde tuttuğu belliydi. Yarım saat sonra telefonum susmak bilmiyordu. Herkesin kendi fikri vardı. Bazıları Jerry Buss'ın "ücretimi öde" ve "iş sırasında iyileşeceğim" gibi laflar yüzünden beni istemediğini söylüyordu. Kimileri ekonomik sebepler öne sürüyordu; kimileriyse Kobe'nin beni ve Phil'i takımdan uzaklaştırmak istediğini. Kobe'nin bu işte parmağı var mı, bilmiyorum. Çok önemli değil. Eğer işleri yoluna koymak istesem başarabilirdim sanırım. Fakat egom ve onurum bunun için çok büyük. Üstelik Lakers için yaptığım onca şeyden sonra yalnızca iki seneliğine kontrat verecek ve maaşımın yarısını kesecekler miydi? Hayır. Kusura bakmayın ama olmaz.
İçten içe genç ve yaşlı arasında bir karar verdiklerini biliyordum; her zaman genç olanı tercih edeceklerini de. Orlando'da dersimi almıştım: sporda sadakat yoktur. Seni kullanır ve kenara atarlar. Şanlıydım ki hâlâ değerliydim.
Indiana'daki şovu Larry Bird sunuyordu ve kadrolarındaki herhangi bir oyuncuyu benim için verebileceklerini söylemişti. Isiah Thomas, New York'taki herkesi vermeye hazırdı ama elinde pek fazla değerli parça yoktu. Mark Cuban Nowitzki hariç herkesi takasta kullanmaya niyetliydi (Nowitzki onun adamıydı.). Fakat en iyi paketi Miami hazırlamıştı: Lamar Odom, Caron Butler, Brian Grant ve draft hakkı. Üstelik tekrar Florida'ya gitme fikri beni cezbediyordu.
Ömrüm boyunca Laker olarak kalacağımı sanmış ama yanılmıştım. Kobe'yle dişlerimizi birbirimize geçirmiş miydik? Evet. Sorunu başka şekilde halletmeli miydim? Muhtemelen. Fakat her yiğidin yoğurt yiyişi farklı. Ve benim tarzım işe yaramıştı; 4 finalde 3 şampiyonluk. Pişman mıyım? Hayır. Eğer Kobe bir daha benimle konuşmak istemiyorsa bile çok umrumda olmaz. Hem o, hem de ben zamanımızın en büyük one-two punch'ı olduğumuzu biliyoruz ve bu gerçeği hiçbir şey değiştiremez.
Orlando'da geriye dönüp bakmamam gerektiğini öğrenmiştim. Bakamazdım. Tekrar Florida'ya gidiyordum artık.
___________________________________________
[1]"Oynamamayı göze alamazdım... Ameliyat olmak için yaz sonlarını bekledim..." Ah be Shaq.
[2]Shaq'in meşhur koruması.
[3]Shaq özellikle aktivist kadınların tepkisinden çekindiğini, zaten PETA gibi pek çok örgütle problemler yaşadığını, onlarca gurubun peşini bırakmadığını söylüyor. Mesela Taco Bell ile çektiği birkaç reklam filminde, sürekli taco yediği için boyun problemleri yaşadığı anlatılıyor. Benzer bir boyun hastalığından mustarip olanlar Staples Center'a gelip Shaq'i protesto etmişler: "Ne saçmalıyorsunuz amk. Böyle bir hastalıktan haberdâr bile değildim."
Kitabın çok güzel olmadığını ama eğlenceli anekdotlara rastladığımı söylemiştim. Şampiyonluklar belki de en iyi bildiğimiz bölüm. Yine de hanedanın kuruluşu ve yıkılışını anlatırsam post eksik kalacağı için muhteşem zaferlere sahne olan 3 yılı da tercüme ettim. Tabii kitabın tamamını çeviremeyeceğim için çok önemli olmayan bazı karakter ve olayları atladım. Bazı yerleri kırptım biçtim, parçalayıp yerini değiştirdim. Başlıyoruz,
2000
Sezon başlamadan hemen önce gazetede Phil'in sözlerini içeren bir makale vardı: "Eğer Shaq konsantre olursa sezonun MVP'si olabilir. Eğer başaramazsa sonumuz diğer sezonlara benzer. Normal sezonda 56 maç kazanır ve eve erken döneriz." Elenip erkenden eve dönmek istemiyordum.
Phil Jackson. Tam anlamıyla farklı bir adam; zen, garip teknikler... Kenar mahalleden gelen biri olarak pek çok uyuşturucunun nasıl koktuğunu bilirim; mesela ot. Bir keresinde Phil Jackson bizi medite etmek istediği için bir odada toplayıp ışıkları kıstı ve elindeki adaçayı demetini yaktı. Kokusu otun kokusuna benziyordu. Bize "hayır ot değil, adaçayı. Kenevirin kuzeni" diyecekti.
Tesislerde 15 koltukluk tiyatrovâri bir alanımız vardı. Elindeki kızılderili davuluna vurmaya başladığında ne demek istediği belliydi: "Herkes kıçını kaldırıp tiyatroya gelsin." Herhangi bir yerde olabilirdin ama dum dum dum sesleri başladığında gitmek zorundaydın. Loş ışık altında ot (pardon Phil, otun kuzeni[1]) yakar, takımda neler olduğunu konuştuktan sonra arkamıza yaslanmamızı söylerdi: "Şu an dışarı salıp kurtulmamız gereken negatif enerji var... Yarın sizi avlamak için hırslanmış bir takımla oynayacaksınız... İçinizdeki güvenli yerinize ve pozitif düşüncelere konsantre olun.
Genellikle pek çok oyuncunun (özellikle gece geç yatmış olanlar) horladığını duyabilirdiniz. Bazı zamanlar ben de yorgun olduğum için uykuya yenik düşmüştüm. Bazen neler dediğini dinlemeye çalışırdım. Kalan zamanlardaysa gerçekten meditasyon yapardım. Phil işini bitirdiğinde 10 kere derin derin nefes alıp vermemizi isterdi. Stresten kurtulmak için. Bazen kendimi iyi hissederdim, meditasyonun işe yaradığını. Diğer günlerdeyse kestirmek için iyi bir fırsat yakalamış olurdum.
Ne olursa olsun Phil bu konuları tamamen ciddiye alırdı[2]. Hiçkimse onunla dalga geçmeye cesaret edemezdi.
Phil bazen iğneleyici sözler kullanıp benimle eğlenirdi: "Şunu yap şişko çocuk, buraya gel şişko çocuk..." Umursamazdım. Beni düşündüğünü ve motive etmeye çalıştığını bilirdim çünkü. Mesela 39 sayı attığım bir maç sonrası yanıma gelip şöyle söylerdi: "Yapabileceğinin hepsi bu mu şişko çocuk?" Başka herhangi biri söylese suratına yumruk atardım muhtemelen. Ama Phil saygımı kazanmıştı.
Lakers'taki şampiyonluk yıllarımız çok eğlenceliydi; oyuncular, takım, şehir... Gazetecilerle dalga geçer ve onlara yüzlerce malzeme çıkarırdım mesela. Mesela otobüste sürekli improvize rap yapardık. Herhangi bir şey görür ve üstüne giderdik. Herhangi bir şey; köpeğini dolaştıran koca burunlu bir adam, takımdan dudağı uçuklamış bir oyuncu... Kobe genelde kenarda oturur ve hiçbir şey söylemez, bizi izlemekle yetinirdi. Katılmak istediğini görebilirdiniz ama kendini tutardı. Belki de yeteri kadar iyi bir rapper olmadığından korkuyordu. Kim bilir? O nostaljik afronun altında neler olduğunu merak ederek çok zaman geçirmişizdir.
Kobe çok zeki adamdı. Bir gün otobüste bizler rap'e başlamışken yanımıza gelip kendi stilinde rap yapmaya başladı. O uzun ve şatafatlı kelimeleri kullandığı için söyledikleri rap'e değil, bir film senaryosuna benziyordu. Evde bir şeyler karalayıp ezberlediğini ve otobüste bizlere söylediğini fark ettik tabii. Freestyle yaparmış gibi davranıyordu ama şu garip metafizik ve metabolik kelimeleri tekrar ediyordu. "Bu freestyle değil" dedik. Hemen savunmaya geçip cevap verdi: "Elbette ki öyle, evet öyle, düşünmeden uyduruyorum, düşünmeden uyduruyorum..." Gülüp geçtik: "tamam moruk."
O senelerde sevmediğim tek şey medyanın Kobe'yle benim aramda bitmeyen bir kavga varmış gibi davranmasıydı. En ufak hareketlerimizden bile başka anlamlar çıkarıyorlardı. Shaq-Kobe muhabbeti tüm şehirdeki en büyük hikâyeydi artık. Tabii ikimiz de antrenmanda farklılıklarımızı bir kenara bırakacak kadar zeki insanlarız.
Kobe üçgen hücumdan nefret etmişti. Tonla şut bulduğu için nefretinin sebebini asla anlayamadım. B-Shaw, üçgen hücumun, gerçekte neler olduğunu saklamak için kullandığımız bir maske olduğunu söylerdi: İki kişilik bir şov. Kobe'ye pick&roll'de iki kişilik sıkıştırma getirdiklerinde pası alıp potaya devriliyordum. Beni birkaç kişiyle savunduklarındaysa Kobe 1'e 1 oynuyordu ve durdurulması mümkün değildi. Eğer yalnızca ikimize konsantre olmak gibi bir hata yapmak isterseniz, Big Shot Bob[3] ya da Glen Rice boş şutlarda isabet sağlıyorlardı.
Kobe'nin çok fazla şut istemesinden rahatsız olan tek kişi ben değildim elbette. Sezonun ilk günlerinde antrenmanda öylesine bencil davranıyordu ki takımdaki veteranlar (Rick, Brian, AC Green...) Kobe'yle konuşmaya karar verdiler: "Phil bir şey söylemeyecekse iş başa düşüyor."
Phil yalnızca oyuncuların katıldığı toplantılara karşıydı: "Böyle toplantılardan pozitif hiçbir şey çıkmaz." Fakat küçük bir odada toplandık. Herkes Kobe'ye yükleniyordu (Tam olarak Phil'in istemediği şey.). Kısa süre sonra koçlar odayı basacak ve Phil "Her şeyin sorumlusu Kobe değil. Bu işi cadı avına çevirmeyin" diyecekti. D-Fish ise araya girip konuşacaktı: "Bir dakika bekle Phil, sen henüz yenisin. Biz bununla 3 ya da 4 senedir uğraşıyoruz. Artık meselenin köküne inmenin zamanı geldi."
Toplantı hakkındaki en garip şey Kobe'nin arkada oturup yalnızca "sizi seviyorum beyler" demesiydi. Fakat böyle ifade etmiyor, sokak ağzıyla konuşuyordu: "Hepiniz benim adamlarımsınız, benim için kardeş gibisiniz.[4]" Bu ne saçmalık amk. Belki de bizlerle anlaşmaya çabalıyordu. Neticede 21 yaşındaydı ve uyum sağlamaya çalışmak zorundaydı. Tabii uyum sağlamaya çalışıyorsa neden kafasına geçirdiği kulaklıkları ara sıra çıkarıp bizimle konuşmayı denememişti ki?
Phil'e neden Kobe'yi uyarmadığını sorduğumda, Kobe'nin sürekli atak modunda olmasını istediğini anlattı: "Bu şekilde etkili olabiliyor. Eğer üstüne gidersem tereddüt etmeye başlar ve tereddütün sonuçları takım için kötü olur." Ne demek istediğini pek anlayamamıştım. Ama ne fark eder? O sene öylesine iyi oynuyordum ki, Kobe şampiyonluk şansımızı mahvedemezdi.
Sezon boyunca 67 galibiyete ulaşmıştığımız yetmezmiş gibi MVP ödülünü kazamıştım. Babamı[5] (Çavuş Philip Harrison) arayıp mutlu haberi verdim. Birdenbire dayanamayıp ağlamaya başladı. Hayatım boyunca bana "gözyaşları zayıflık alametidir" diyen adam hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Sakinleşince, eğer şampiyon olamazsam koca götlü yeni ödülümün tadını çıkaramayacağımı söyledi.
Babam haklıydı. Şampiyonluk ya da hiçbir şey senesini yaşıyorduk. Sacramento'yla son maça uzayan çok zor bir seri geçirmiştik. Her iki takım da birbirlerine karşı nefret beslemeye başlamıştı. Lakers'ın Kobe için takas ettiği Vlade Sacramento'daydı ve eminim ki her türlü motivasyona sahipti. Chris Webber'ı da saymalıyız. Peny Hardaway uğruna feda etmeleri için Orlando Magic'i ikna etmiştim.
4. maçı kazandıklarında taraftarlar çılgınca üstümüze geldiği için Ron Harper tribünlere dönüp şampiyonluk yüzüğünü gösterdi. Bu defa "Shaq'le beraber olmaz (Not with Shaq!)" diye tempo tutmaya başladılar. Son maçta 32 sayı, 18 ribaunt yapacaktım. Ne yalan söyleyeyim, aslında Kings beni endişelendirmişti. Onları elediğimiz için mutluyum. Hoşçakal Sacramento.
Sonraki turda Phoenix'i rahat geçmemize rağmen konferans finallerinde şu meşhur Portland serisine çıktık. Evet, 7. maçın son çeyreğinde kendimizi birdenbire 15 sayı geride bulduğumuz seri[6]. Son çeyrekte 9 sayı atacaktım (Kobe'nin pasında yaptığım canavar smaç da dahil.) ama beni en çok mutlu eden skoru eşitleyecek iki serbest atışı da sayıya çevirmem oldu herhalde.
Final serisinin neredeyse hayal kırkılığını olduğunu söyleyebilirim. Indiana yıkık dökük bir takımdı. Koçları Larry Bird, onları çok iyi hazırlamıştı ama basit bir gerçeği değiştiremezlerdi: Daha iyi bir takımdık. Beni tek kişiyle savunmaları da cabası. Lütfen. Sen daha iyi biliyorsun Larry. İlk maç istatistiklerim: 43 sayı ve 19 ribaunt. Maç sonrası gazetecilerin yönelttiği "sen olsan kendini nasıl savunurdun" sorusuna cevabım belliydi: "Savunmazdım. Sakat numarası yapıp eve giderdim."
Hedefe ulaştığımızda, şampiyonluğu yalnızca kendimiz için kazanmadığımızı anlayacaktım. Kızımı öptüğümde, ailemle, takımdakilerle, arkadaşlarımla kucaklaştığımda herkesin yanımda olduğunu fark ettim; Jack Nicholson, SnoopDogg, Will Smith... Birdenbire tüm Los Angeles benimle kucaklaşmak istiyordu. Herkes bir winner'ı sever. Ve o günden sonra hiçkimse "Shaq kazanamaz" diyemez.
2000 şampiyonluğu hakkında üzücü olan tek şey vardı: Kazandığımızda Jerry West'i görememiştik. İnsanlar Jerry'nin bâtıl inançları ya da gerginliği yüzünden maçı izleyemediğini söylüyorlardı ama kısa süre sonra gerçek sebebi öğrenecektim: Phil ve Jerry arasında güç savaşına benzer bir ilişki vardı.
Jerry West'i sevmeme rağmen gerçekten anlamlı bir konuşma yaptığımız zamanlarda beni haşlamakla meşgul olurdu. Arada sırada iyi maç çıkardığımı söyler ve birkaç tavsiyede bulunurdu ama onunla beraber vakit geçirmezdim. Fakat ayrılması gündeme gelince (Sanıyorum Jerry Buss para ödemek istemiyordu.) kameralar karşısında fikrimi söyledim: "Eğer Jerry West yoksa, ben de burada olmak istemiyorum."
Nihayetinde gitmek zorunda kalacaktı. Çöküş o gün başlamıştı belki de. Beni arayıp, "ben gidiyorum Shaquille" dedi. Yapabileceğim bir şey olup olmadığını sorduğumda cevap verdi: "hayır, benim için yeni bir yere gitme vakti gedi." Üzülmüş gibiydi. Hem bizim, hem de Magic'in şampiyonluklarında tüm parçaları bir araya getiren yöneticiydi Jerry West. Göreve gelen yeni isminse beni asla kollamadığını[7] söyleyebilirim: Mitch Kupchak. Umursadığı yalnızca iki kişi vardı: kendisi ve Jerry Buss.
2001
2001'in favorisiydik. Tabii ikinci şampiyonluğu kazanmak, ilkinden çok daha zor olur. Yüzüğü kazanan herkes özel olduğunu hissetmeye başlar çünkü (ben dahil). Hepimiz kendimizi The Man gibi hissediyorduk. Tabii yalnızca yegane baba adam olabilirdi: Ben. Kobe ise takımın dizginlerini alma vaktinin geldiğini düşünüyordu. Elbette ki sorunlar yaşamamız kaçınılmazdı. 2000/01 sezonuna 11 mağlubiyet 23 galibiyetle başlamıştık ve Kobe sinirlerimi zorluyordu. Hâlâ üçgen hücuma ısınamamıştı ve topu alıp kendi kendine oynadığında hiçkimse mutlu olmuyordu. Herif bir türlü anlayamamıştı: "Peki ya şut girerse?" Hücumu mahvettin dostum. 38 sayı atıp pas vermeyi reddettiği bir maçtan sonra takasını istedim. Tabii şaka yollu (gibi).
Belki de sezon boyunca başımıza gelen en güzel olay, Kobe'nin 9 maçlığına sakatlanıp kenarda oturmasıydı. Daha önce de söylediğim gibi, Kobe zeki bir adam. Kenarda oturup 9 maçın 8'ini kazanışımızı izlerken, top hareket edip hepimizin eline değdiğinde daha iyi oynadığmızı fark etti.
Hakkını yemeyelim. Geri döndüğünde başka bir oyuncuya dönüşmüştü[8]. Biz de başka bir takım olduk elbette. Tüm kariyerimin en tatmin edici dönemini yaşamak üzereydim.
Önce can düşmanlarımızdan biri olan Blazers'ı süpürdük. Akabinde, tahammül edemediğim, Queens diye hitap ettiğim Sacramento Kings'le karşılaştık. Seri boyunca ulaştığım rakamlar şöyle: 1. maç: 44 sayı, 21 ribaunt; 2. maç: 43 sayı, 20 ribaunt; 3. maç: 21 sayı 18 ribaunt; 4. maç: 25 sayı 10 ribaunt (Elveda Kraliçeler). Konferans finallerinde Spurs ile karşılaşacaktık, yani Tim Duncan'la. 2000 sezonunda Duncan sakatlandığı için San Antonio ile playoff'larda mücadele edememiştik. Kafamda tek düşünce vardı: kazandığım şampiyonluklardan en az birinde, en değerli rakibimi alt etmeliyim.
İlk 2 maçı kazandık. Sonraki maçın 3. çeyreğindeyse tam 15 sayı gerideydik. Duncan olağanüstü oynuyordu. "Böyle bir şey olamaz" diye içimden geçiriyordum, Kobe de aynı şeyleri düşünmüş olmalı. Çıldırıp maçı tek başına alacak, Spurs hiçbir karşılık veremeyecekti. Maçtan sonra röportaj verdim: "O benim idolüm." Aslında şaka yapmıyordum bile.
San Antonio'yu süpürdük (Evet, duydunuz mu? San Antonio'yu süpürdük!). Hâlâ playoff'larda maç kaybetmemiştik. Tâ ki Philly ile karşılaşıncaya dek. İlk maçı kaybettikten sonra gazeteler Mutmbo'yu (2001'in en iyi savunmacısı) övüyorlardı: "Dikembe Shaq etkisini yok edecek." Artık yalnızca Sixers'ı yenmek değil, Dikembe'yi parçalamak istiyordum[9].
Yalnızca 4 maç sonra şampiyonluğa uzandık. 2001 kutlamalarıyla ilgili hatırladığım en güzel enstantane babamın sahaya gelip gözlerimin içine bakması ve "seni seviyorum" demesiydi herhalde. Yaşlı adam pek böyle konuşmadığı için bir anlığına nefesim kesilmişti. Seri bittikten sonra Jerry West de arayıp hem Sixers'ın, hem de Mutombo'nun özgüvenini unufak ettiğimi söyledi: "Çeviklik, ayak hareketleri, denge, güç... Tek taraflı bir boks maçı izler gibiydim. Dövüşü durdurmaları gerekiyordu. Dikembe'yi öylesine domine etmiştin ki, bunun âdil olmadığını düşündüm."
Gelmiş geçmiş en büyüklerden birinin, hatta ligin amblemi ("The Logo") olan bir adamın böylesi övgülerine mazhar olmak tam anlamıyla çok özel. Basketbol dünyasının tepesindeydim artık. Şampiyonluk kutlamalarında önümüzdeki sene yine kupaya ulaşacağımızı söyledim (tıpkı 2000'de iddia ettiğim gibi.).
(Hayır, bu videoyu şampiyonluk kutlaması için değil, Mark Madsen'ın dansı için koyuyorum.)
2002
Sezon öncesinde ayak parmağımdan ameliyat oldum. Yalnızca kamp dönemini kaçıracağım küçük bir ameliyat. Parmağımdaki eklem iltihaplanması ciddi sorunlar yaşatıyordu. Muhtemelen yapmam gereken daha ciddi bir ameliyat vardı ama kazanmaya başlamışken uzun süre basketboldan ayrı kalmak istememiştim. İşe yaramayacaktı. Sezon boyu ağrılar boğuşacaktım.
Sacramento ile bir hazırlık maçı yapmak için Las Vegas'a gittiğimizde eğlenmek için gece kulübüne koştuk; ben, B-Shaw, D-Fish. Birdenbire Doug Christie ve eşi hakkında rap yapmaya başladım[10]. Diğer oyunculardan da bahsediyordum: Mike Bibby, C-Webb, Vlade... Üstelik hemen hepsi oradaydı.
Normal sezonda Pasifik liderliğini Kings'e kaptırdık ve konferans finallerinde eşleştik. Maç değil, kan banyosuydu adeta. Herkes birbirine hakaretler yağdırıyordu. 3 maç son saniye şutlarıyla bitti. Mesela 4. maçta Big Shot Bob son saniye şutunu yollamıştı[11]. Yedinci maçı kazandıktan sonra otobüste gidiyorduk. Birden dayanamayıp popomu taraftarlara gösterecektim[12].
Finaller'de Nets ile karşılaştık. Kings serisinden sonra hiç zor gelmedi. Üçüncü maçta Nets oyuncuları kazanabileceklerini düşünmeye başlamışlardı. Fakat Jason Kidd'in şutunu tribünlerin üçüncü sırasına gönderdim. Kobe ise spining jumper'ı yollayıp işi bitirdi.
Nets'i süpürüp üçüncü yüzüğüme[13] ve MVP ödülüne ulaştım. Kobe yanıma gelip "tebrikler en büyük" deyince karşılık verdim: "Tebrikler, en dominant."
Bu defa parmağımdaki sakatlık sebebiyle 4. şampiyonluğu garanti etmedim. Yaz ayları biterken ameliyat olacaktım. Lakers maceram gitikçe daha karmaşık bir hâl alacaktı[14].
__________________________________________
[1]Bunları biliyor muydunuz: Salvia deyu şamanik ritüellerde kullanılan garip bir halüsinojenik bitki var; adaçayı familyasından, hatta adaçayının kardeşi. Kenevir de adaçayının uzaktan akrabasıymış. Hatta adaçayı Anadolu'da ev tütsülerken, ölü uğurlarken kullanılır.
[4]Shaq şöyle yazmış: "Y'all my niggers, y'all like brothers to me."
[5]Shaq üvey babasına hitap ederken baba diyor.
[6]Maçın için torrent'e müracaat ediniz. YouTube-perver bir bünyeyseniz görüntü kalitesi düşük ama şöyle bir link var: Link
[7]Tabii Shaq biraz fazlaca eğlenceye düşkün ve herkesin kendisi gibi sıcakkanlı olmasını bekliyor. Mesela kitabının başka bir bölümünde Kareem kendisine soğuk davrandığı için sitem ediyor (ki Karem'in zaten arkadaşlarıyla çok candan ilişkiler kurmadığı anlatılır.). Bir gün aynı lokantada Godfather dediği Wilt'i görmüş. Yanına gelip "n'aber genç adam" demesini beklemiş ama gerçekleşmeyince üzülmüş. müşmüş. Herkes senin gibi cıvık acuze değil Shaq. Yapacak bir şey yok.
[8]Kobe'nin 2001 istatistikleri: 28.5 sayı, 6 ribaunt, 5 asist. Playoff'larda ise kariyerinin en all-around performansını yaşadı: 29.5 sayı, 7.3 ribaunt, 6.1 asist (kariyeri boyunca playoff'larda tutturduğu en yüksek ribaunt ve asist ortalamaları).
[9]Shaq 2001 Final İstatistikleri: 33 sayı, 16 ribaunt, 5 asist, 3.5 blok (Çekinmeyin lütfen, oha diye bağırın.)
[10]Jackie Christie. Kocasını kıskandığı için kadın gazetecilerle yapılacak röportajlara kendisi de gidermiş. Doug Christie Raptors forması giyerken (1996-2000) takımdaki kadın çalışanların soyunma odalarına girebilmesinden rahatsız olmuş ve Doug'ı başka bir odada soyunup giyinmeye ikna etmişti. Unutmadan, evliliklerini canlı tutabilmek için her sene evlilik töreni düzenliyorlar. Üstelik kendi aralarında düzenledikleri bir organizasyondan değil, davetlilerin katıldığı, kutlamaların yapıldığı gerçek bir törenden bahsediyorum.
[11]Bu maçta Lakers 24 fark yakalamıştı. Lakers farkı kapayıp (Tabii hakemlerin de seri boyunca Lakers lehine fazlaca düdük çaldıkları söylenir. Kings taraftarlarının çoğu şampiyonluğun kendilerinden çalındığını düşünüyorlar hâlâ.) maçı son hücuma taşıdı. Son saniyelerde Kobe'nin şutu kaçtı, ribauntu alan Shaq basketi bulamadı ve Divac'ın uzaklaştırmaya çalıştığı top Big Shot Bob'a geldi: 3'lük. Fantastik bir seriydi vesselam. Maçları kimin kazanacağını anlamak mümkün değildi. Hatta C-Webb 7. maçtan önce güzel bir açıklama yapmıştı: "Şimdiden 5 maç kazanmış gibi hissediyorum." Konuşuyorum ediyorum ama zaten Hido o seride yaklaşık 35 dakika ortalamayla oynadığı için Türkiye'de pek çok insan gaza gelip uykudan mahrum kalmak pahasına maçları izlemişti. Neyse, meşhur pozisyonun videosu için şöyle buyrun,
[12]Kitabında bahsetmemiş ama 7. maç sonrası Shaq otobüste Cheers isimli diziden esinlenerek şöyle bir performans sergilemişti:
Şampiyonluk kazanmak için her şeyini vermek zorundasın.
Sacramento bu senenin onların senesi olduğunu düşünüyordu
Fakat size söylüyorum: Hayır değil.
Vlade ise konuşuyordu: karşımızda ev avantajına sahip olmadan kazanamazsın
Vlade, aptal mısın?
Tekrar söylüyorum: Herkesin ismini bildiği yere gitmelisin.
Ve biz oyunun nasıl oynanacağını biliyoruz.
Evinizde kazanamayacağımızı söylemiştin
Kobe ise üstünden smaç bastı
Herkesin senin ismini bildiği yere gitmelisin.
[13]Repeat yerine Threepeat diyorlar. Ben de az kalsın tekrar yerine çiftrar diyecektim ama son anda beynime oksijen gitti.
[14]Trailer havası yakalamak isteyenler için: Spurs'e elenecekler, Jerr Buss ile Shaq arasında gerginlik yaşanacak, kavgalar sıklaşacak, Karl Malone ve Payton takıma katılacak, Shaq Kobe'yi ölümle tehdit edecek... Hepsi serinin devam post'unda.
Yaklaşık yarım sene önce Shaq'in kitabı çıktı: Shaq Uncut; My Story. Mük-kem-mel bir kitap değil ama tamamen vakit kaybı da sayılmaz. Hem eğlenceli, hem de ilginç anekdotlara rastlamak mümkün. Birkaç alıntı yapmaya karar verip bilgisayar başına oturmuştum ki kısa süre sonra sayfalarca çeviri yaptığımı fark ettim. Ne acayip günlerdi. İyi ki 2000'lerin başında değilmişiz amk. Yoksa gündemi takip edebilmek için her gün Shaqobe'den bahsetmek zorunda kalacaktım. Lig tarihindeki en olaylı duo olduklarını söyleyebiliriz zaten. Üstelik Los Angeles gibi dev bir pazarda oldukları için her hareketleri daha da büyüyor, ağızda sakız oluncaya dek tartışılıyordu: "İsmi açıklanmayan bir yöneticinin söylediğine göre... Kobe Shaq'in kuyusunu kazmış... Shaq Kobe'nin evini yemiş... Güvenlik görevlilerinden biri şahitmiş... Kobe Staples Center'ın çatısına işemiş..."
Post uzadığı için şimdilik yalnızca Lakers Hanedanı'nın kuruluşunu çevirmeye karar verdim. Kitabın tamamını tercüme edemeyeceğim için bazı yerleri atladım, başka bölümlerden birkaç parça ekledim, dipnotları metne yedirdim falan fişmik. Başlıyoruz.
ORLANDO'DAN LOS ANGELES'A
1995 Finallerinde Rockets'a karşı bir maç bile kazanamamıştık. 1996'da hem Penny Hardaway, hem de ben gayet iyi oynamıştık. Fakat playoff'larda Chicago Bulls bizi süpürmüştü (normal sezonda 72-10 yapan Bulls'tan bahsediyorum.). Artık kontratım bitmişti ve basketbolda sadakat diye bir şey olmadığını öğrenmek üzereydim.
Yapacak bir şey yok. Kendinize bir kabuk yaratmalı ve bunu kabullenmelisiniz. Orlando'da kalmak istiyordum; menajerimse Los Angeles'a gidip pek çok fırsatı değerlendirebileceğimi söylüyor, zaten Magic'in yeteri kadar para teklif etmeyeceğini anlatıyordu. Magic pazarlıklara çok aşağılardan başladı: 69 milyon $. Biz de biraz abarttık muhtemelen: 150 milyon $; tabii ciddi olmadığımı herkes biliyordu.
Diğer serbest oyuncuların anlaşmalarını bekliyorduk. Juwan Howard 105, Alonzo Mourning 110 milyon $ karşılığında sözleşme imzaladı. Piyasa belliydi. 100 milyondan aşağısını kabul edemezdim. Fakat en fazla 80 milyon teklif edebileceklerini söylediler. Sebebini sorduğumda beni şok edecek bir cevapla karşılaşacaktım: "Penny'den fazla kazanırsan Penny üzülür. Bu riski göze alamayız." Tam o sırada Lakers genel menajeri Jerry West daha iyi bir teklif getirdi: "Juwan ve Mourning'den daha fazla para hak ettiğini biliyorum ama şu an için yalznıca 98 milyon $ bulabilirim."
1996 Olimpiyatları öncesinde kamptaydık. Orlando Sentinel'in bir anket yaptığını duydum. "Shaq 115 milyon $ eder mi?" Katılanların %90'ı hayır cevabı vermişti. Charles Barkley ve Scottie Pippen benimle dalga geçiyorlardı: "Kendi takım taraftarların seni istemiyor Shaq!"
Menajerimi arayıp, "Lakers'ın teklifini kabul edelim" dedim; "beni gerçekten isteyen bir takıma gitmeliyim[1]." 98 milyon $'ı kabul etmeye hazırlanmışken Jerry West aradı ve şahane bir haber verdi: "George Lynch'i gönderdiğimiz için artık yedi seneliğine 121 milyon verebiliriz." Jerry West'i hep sevmiştim ama artık daha çok seviyordum.
Jerry West sözleşme imzalamak için Atlanta'daki Olimpiyat kampına geldi. Ertesi gün basın toplantısı yapıp Los Angeles'a gideceğimi açıklayacaktık. Jerry hem gergin, hem heyecanlıydı. Titriyordu hatta: "Çok fazla şampiyonluk kazanacağız. Kadromuzda sen varsın. Üstelik 18 yaşında bir çocuk buldum. Onu görene dek bekle. Bir gün Dünya'daki en iyi basketbolcu olacak."
KOBE
Lakers'a geldiğimde takımda birkaç çaylak vardı: Kobe, Fisher... Hepsini canlarından bezdirmiştik: "Git çantamı getir, yiyecek bir şeyler bul..." Çaylaklarla uğraşmak NBA takımlarında bir tür ritüeldir ama biz biraz fazlaca ileri gitmiştik muhtemelen. Derek kabullenmişti, Kobe ise Jerry West'e şikayet etti. Jerry beni odasına çağırıp tam anlamıyla çarmıha gerecekti: "Çocuk daha 18 yaşında. Eğer beraber çalışmayı öğrenirseniz gelecekte 5 şampiyonluk kazanabilirsiniz. Fakat sen şimdiden çocuğun canını burnundan getirdin. Saçmalamayı bırak ve akıllı hareket etmeye başla. Bir lider ol."
İlk günlerde bile Kobe'nin özel olduğu belliydi. Daha o zamanlardan beri herkesten farklıydı. Antrenmana geldiği ilk günü hatırlıyorum. Sıska bir çocuk, saçma salak hareketler yapıyor; crossover'lar, bacak arası smaçlar, stepsle karışık driplingler, top taşımalar, sokak basketbolu numaraları... Eddie Jones ve Nick van Exel Kobe'ye bakıp gülüşüyorlardı. Bense asla durmadığını, hepimizden daha fazla çalıştığını fark etmiştim: "Şaka maka bu çocuk cidden iyi olacak."
Bazı yönlerden fazlasıyla genç, hatta toy olduğu belliydi. Fakat size şunu söyleyebilirim; Kobe bugünlere ulaşacağını henüz çaylakken söylemişti. Bir gün otobüste otururken, "Lakers'ın bir numaralı skoreri olacak, 5 ya da 6 şampiyonluk kazanacağım. Dünya'daki en iyi basketbolcu olacağım" dedi. "Peki" deyip geçmiştim. Gözlerimin içine bakıp konuştu: "NBA'in Will Smith'i olacağım." Yalnızca boş boş konuşan bir çocuk olmak başka bir şey, her zaman oyununu geliştirmeye çalışmak bambaşka bir şey. 10.00'daki antrenmana 1 saat erken giderdim nadiren; Kobe ise 7'den beri şut antrenmanı yapıyor olurdu. Bazen hareketleri top olmaksızın çalışırdı. Driplingler, şutlar... ama ortada top bile yoktu. Yaptıklarını fazlasıyla tuhaf bulurdum ama bu garip antrenmanların onun gelişimine yardımcı olduğuna eminim.
Başlarda Kobe'yle aramız iyiydi. Yine de sessiz bir çocuk olduğu için beraber vakit geçirmezdik (Kulüplere gidecek, gece hayatına adapte olacak yaşta bile değildi zaten.). Yaptıklarını kendine sakladığı için nasıl vakit geçirdiğini bile bilmiyorum aslında.
Temelde tek ortak fikrimiz vardı: Lakers'taki ilk senemizde zorlanıyorduk. Kazanmak için doğru adamlara sahip değildik. Oyun kurucumuz Nick van Exel yıldız olmaya çalışmakla meşguldü. Bize yardımcı olması gereken bir veteran daha vardı: Eddie Jones. Fakat zamanının çoğunu Kobe'nin varlığı yüzünden telaşlanmakla geçiriyordu. Eddie biliyordu, ben biliyordum, Kobe de biliyordu: Eddie Jones'un Los Angeles'taki işi bitmişti; Kobe, ilk 5'teki yerini alacaktı.
Eğer Kobe'ye sorsanız takımı sahiplenmeye de hazırdı. Cevabım belliydi: "O kadar hızlı değil genç adam."
BAŞARISIZLIKLAR
Lakers'taki ilk senemde 56 maç kazanabildik. Playoff ikinci turunda Utah'a elenecektik. John Stockton ve Karl Malone'un sürüklediği veteran bir takımı elemek için hazır değildik henüz. Neden bilmiyorum ama Jazz'in pivotu Greg Ostertag, bizi elemelerindeki sebeplerden biri olarak kendini gösteriyordu. Kaybettiğimiz için öfke dolu olmasaydım, buna kıçımla gülerdim.
5. maçı çok iyi hatırlıyorum. Nick van Exel, koç Del Harris'le kavgalıydı. Byron Scott sakatlanmış, Robert Horry oyundan atılmıştı. Bense altıncı faulü alıp kenara gelmiştim. Uzatmaya gidiyorduk; artık her şey genç Kobe'nin ellerindeydi. Beklediği an gelmişti sonunda. Kafasında bu ânı binlerce kez canlandırdığına eminim ama henüz hazır değildi. Üst üste 3 kere airball attı. Sürekli şutu zorluyordu. Bench'te umutsuzca oturmuş kusmak istiyordum.
98-93 kaybetmiştik. Çocuk sarsılmıştı; belki de hayatında ilk ve son kez. Sahadan çıkarken kolumu Kobe'nin omuzlarına attım ve tribünleri işaret edip konuştum: "Sana gülen tüm bu insanlara bak. Bir gün hepsini alt edeceğiz." Eninde sonunda büyük bir oyuncuya dönüşeceğini biliyordum: "Merak etme. Bir gün tüm bu insanlar senin ismini haykırıyor olacak. Bugünden ders al."
Kobe ne öğrenmişti? Emin değilim. Belki de ne kadar fazla airball atmış olursa olsun, koçların şut atmaya devam etmesine izin vereceğini öğrenmiştir. Hey moruk, pas vermeyi öğrenmek nasıl fikir? Robert Horry'le beraber Kobe'ye anlatmaya çalışıyorduk: "Anlamsız crossover'lar yapmadan, zor şutlar kullanmadan da 20 sayı atabilirsin. Bana pas verip boşa çık, topu hemen geri yollayacağım."
Büyük beklentilerin kurbanı olmuştuk. Sadece 25 yaşındaydım. Kobe ise ergenlik çağındaydı. Gazetecilere tek cümle söyledim: "Geri geleceğiz."
Koç Del Harris iyi bir insandı. Basketbolu da biliyordu üstelik. Ama bu iş için uygun insan değildi. 1997/98'de tam 61 maç kazanmamıza rağmen playof'larda Utah'a elenmekten yine kurtulamadık. Tabii bu defa iki farklılık vardı: 1. Konferans finallerine yükselmiştik; 2. Süpürülmüştük.
Playoff'larda 30 sayı, 10 ribaunt ve neredeyse 3 blokla oynamıştım (Bravo Ostertag. İyi savunma.). Fakat kimse umursamayacaktı. Yeni moda belliydi: "Shaq önemli serilerde maç bile kazanamıyor." Orlando'dayken Rockets'a süpürülmüştük. Şimdi de Utah'a. Gazeteler kazanmayı bilmediğimi, kritik maçlarda nefesimin yetmediğini yazacaklardı; yeteri kadar umursamadığımı. Onca antrenmandan ve gösterdiğim performanslardan sonra yeni baştan Orlando günlerini yaşıyordum. Dayanamadım. Soyunma odasına gider gitmez kafayı yedim.
Takımdaki bazı oyuncular kaybettiğimiz için sinirden kudurmuştu. Mesela ben. Kobe'nin de hiç mutlu olmadığı belliydi. Bazılarıysa umursamıyorlardı bile. Maç sonrası Eddie ve Nick'in Las Vegas'a gitme planları yaptığını duydum. Sanırım kafamın allak bullak olmasında bunun da etkisi var.
Duvara asılı televizyon ve video ekipmanını söküp yere fırlattım.Paramparça olana dek tekmeledim. Dolabımı açtım ve tüm eşyalarımı parçalayıp rastgele fırlatmaya başladım. Eşyalarım havada uçuyordu; kıyafetler, ayakkabılar... Banyoya gittim. Tuvalet kapısını tek elimle kırıp yerde parçaladım. Birkaç saniye sonra pisuvarı söküp yere fırlatıyordum. Bazen insanların kendi güçlerinin farkında olmadıkları söylenir. Ben gücümün farkındaydım. Tamamen öfkeyle dolmuştum ve niyetim önüme çıkan her şeyi yok etmekti. Kimse beni durdurmaya çalışmıyordu. Herkes korku içindeydi. Korkmakta haklıydılar da. Jerry West gelene dek mümkün olduğunca benden uzak durmaya çalıştılar.
Jerry West haberi duyar duymaz soyunma odasına geldi ve kolumdan tutup beni durdurdu: "Ne bok yediğini sanıyorsun?" "Kaybetmekten yoruldum," dedim; "Her gece kıçımdan terler akıyor ama kaybedince tüm suç benim üstüme kalıyor."
"Bu şekilde kazanabileceğini mi sanıyorsun," dedi; "Ben hiçbir şey kazanamadan önce tam 9 kere finallere çıktım ama asla senin gibi davranmadım. Sen bizim liderimiz olmalısın; işler kötü gittiğinde herkesin batığı adam. Şimdi senin bulduğun çareye bak: duşları parçalamak." Her oyuncunun farklı olduğunu açıkladı: "bazıları fazla önemser, bazılarının umrunda olmaz." Sinirlerim hala yatışmamıştı: "Eğer tüm suç bana kalacaksa, sike sike önemsemeliler."
Babam[2] beni hep fiziksel şiddetle tehdit eder ve yöntemi her seferinde işe yarardı. Sanırım tüm bildiğim bundan ibaretti. Fakat emin olun ki Eddie Jones üstünde işe yaramadı. Eddie'yi tehdit etmemin 3 sonucu oldu:
1. Ödü bokuna karıştı.
2. Çatlak olduğum fikrine kapıldı
3. En sonunda beni tamamen görmezden gelmeye başladı.
1998 yaz aylarında lokavt ilan edildiği için sezon şubat ayında açıldı. Hepimiz formdan düşmüştük, Kobe hariç. Yönetim koç Del Harris'i kovmuş ve yerine Kurt Rambis'i getirmişti. Rambis'in Kobe'yle yakınlaşması gecikmedi. Artık altın çocuktu Kobe; çok fazla şey yapmaya çalıştığı için hücum ritmimizi bozuyordu. Fakat kimse Kobe'yi sorgulamaya cesaret edemiyordu. Ben hariç[3]. Kötü gittiğimiz, Sacramento'ya kaybettiğimiz bir dönemde oyuncu toplantısı yapmaya karar verdik; koç ya da yöneticiler olmadan. Toplantıda herkes sırayla ayağa kalkıp altın çocuk muhabbetinden bıktığını, kimsenin özel muamele görmemesi gerektiğini anlattı.
Kurt Rambis toplantıyı basıp ucuz laflarla herkesi oyalamaya çalışacaktı: "Arkadaşlar, hepiniz bir zamanlar bencildiniz." Kurt'ün sözleri tüm veteranlarda aynı fikri oluşturmuştu: Bu koçla bir yere gidemeyiz.
Tam da bu sıralarda medya benim Kobe'yle yaşadığım sorunlardan bahsetmeye başladı. Bazıları, Kobe'nin forması daha çok sattığı için onu kıskandığımı yazacaklardı hatta. Lütfen. D-Fish hemen imdadıma yetişti: "Shaq yalnızca kazanmak istiyor."
Deja vu. Sezon içinde bol bol maç kazandık ama playoff'larda Spurs'e elendik. Hem de süpürülerek. Spurs Tim Duncan sayesinde şampiyonluğa uzanacaktı. Duncan. Asla çözemediğim bir adam. Parick Ewing'le trash talk yapabilirdim, David Robinson'ı sinirlendirebilirdim, Alonzo Mourning'i çileden çıkarabilirdim. Fakat ne zaman Duncan'la konuşsam sıkılmışçasına bana bakar ve mırıldanırdı: "Shaq, şimdi atacağım panyalı şuta bak." Bundan hoşlanmamak imkansız. Vaktinde Duncan'la kendimi iki mafya babasına benzetmiştim. Ben gürültülü Doğu Yakası mafya babalarına benziyordum; deftere isim yazan, kafa kıran. Duncan ise pek görünmeyen, çiftlikte yaşana bir Don gibiydi. İnsanlar onun ne yaptığını duymazdı bile. İkimiz de ne yapılması gerektiğini biliyor ama bambaşka yollardan yapıyorduk.
Duncan'ın Spurs'üne süpürüldükten sonra kendimi çok kötü hissettim. Kendimden şüpheye düşmüştüm: "Ya şampiyonluk kazanamazsam?" Gerçekten beceremiyorduk. Ne yapsak olmuyordu. Sorunumuz neydi?
Jerry West ve Jerry Buss da merak etmiş olacaklar ki Rambis playoff sonrası kovuldu. Gazeteciler Lakers'ın ne yapması gerektiğini soruyorlardı: "Saygı duyacağımız birine ihtiyacımız var... mesela Phil Jackson gibi birine." Evreka! Jerry West de aynı fikirdeydi. Takım sahipleriyle bir görüşme yaptı: "Koç karnavalı sona ermeli. Taşaklı birine ihtiyacımız var."
Phil sözleşme imzalayıp basın toplantısı yaptıktan sonra beni yanına çağırdı, hiç oyalanmadan lafa girdi. Benden çok şey beklediğini, MVP ödülünü kazanmak için önümde kesinlikle hiçbir engel olmadığını söyledi ve ekledi: "Yalnızca ve yalnızca basketbola odaklanacaksın. Artık filmlerde rol almak yok, daha fazla rap albümü yok, sürekli parti yok. Bunları daha önce duyduğunu biliyorum. Pekala deyip geçtin, tavsiyeleri görmezden geldin. Bu defa işler farklı olacak." Söz verdim. Hem Phil etkileyici olduğu için, hem de yaşlanmaya ve yüzük kazanamamaktan korkmaya başladığım için.
Sezonun başlamasını sabırsızlıkla bekliyordum artık. O yüzüğü istiyordum ve en sonunda bana bir tane kazandırabilecek isimle yan yana gelmiştim[4].
________________________________________
[1]Shaq Lakers'a transferini çok masumane anlatmış. Maşallah. Olaylar çok daha karışık. Aylar boyunca daha çok para hak ettiğini iddia etmiş, herkesi bekletmiş, bugünkü Dwight Howard vakasını hatırlatan tartışmalar yaşanmıştı.
[2]Shaq üvey babasına baba diyor.
[3]"Ne zaman takım oyunu oynaması gerektiğini söylesem hemen cevap yetiştirirdi. Bir tavsiyede bulunan herkese karşı çıkmaya çalışırdı. Kobe'nin hayatı boyunca "elbette, sağol, güzel fikir" dediğini sanmıyorum."
[4]Post bitmedi amk. Hanedanın parlak günlerini (Sezon boyunca sürekli tartışan, ilkbahar geldiğinde tüm sorunları bir kenara koyup playoff'lara odaklanan garip bir takımdı Lakers.) ve yıkılışını başka zaman çeviririm. Zaten pek çok olay gazetelere yansımıştı ama acayip anekdotlar var: Tüm takımın dahil olduğu kavgalar, Kobe'nin tecavüz davası, Shaq'in Kobe'yi ölümle tehdit etmesi...